Her insanın doğuştan bir marka değeri taşıdığını düşünüyoruz. Kişiliğin oluşması ile birlikte, eklenen eğitim ve tecrübeler bizi yaşamda bir noktaya getirir. Bu noktaların her hangi birinde “durun, marka sizsiniz” diyoruz.
devamı için tıklayınız!

  • Hayrettin Karaca, “Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var”


    "Yıllardır çevre konusunda yaptığı eylem, konuşma ve projelerle ülkemize çok şey kazandırmış, melek kıvamında bir insan. Her zaman tükemi kültürünün bağımlılık yaratan alışkanlıklarına karşı durarak düşüncelerini kimseden kormadan ifade eden bir kişi Hayrettin Karaca. "

  • Üzeyir Garih


    1929’da İstanbul’da doğdu. 1951 yılında İ.T.Ü.’den Makina Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. 1954 yılına kadar Carrier Corp. Türkiye Şubesi’nde Tesisat Mühendisliği görevini sürdürerek bu konuda ihtisas sahibi oldu. 1954 yılında İshak Alaton’un teklifi ile iki kişilik Alarko Kollektif Şirketi’nin eş ortağı olarak faaliyete başladı.

  • Rosa Louise Parks


    Rosa Louise Parks (4 Şubat 1913 – 24 Ekim 2005) ABD vatandaşı insan hakları savunucusu. Rosa Parks ABD'de Alabama eyaletinde doğdu. 1943'te Amerikan Yurttaş Hakları hareketine katıldı. 1955'te Alabama eyaletinde, zencilere uygulanan ayrımcılığa karşı tavır koyarak sonrasındaki hareketin başlangıcını yapan kişi oldu.

  • Emrah Yücel


    Biri edebiyat diğeri sinema alanında yaratıcılıklarını gösteren iki köy enstitüsü öğretmeninin oğluydu. Hem para kazanacak hem de sanat yapacaktı. Her şeyden önemlisi çabucak başarılı olacaktı. Bir çocukluk arkadaşının söylediği şu cümle kişiliği hakkında önemli bir ipucuydu: ‘Emrah saklambaç oynarken hiç gizlenmezdi...

  • Ahmet Ertegün


    14 yaşındayken annesi, Cootie Williams'ın enstrumental West and Blues albümünü ve kayıt yapabilen bir plak makinesini ona hediye eder. Ertegün bir yandan çalarken kendi yazdığı sözleri mikrofona okuyor ve bunları kaydediyor, abisi Nasuhi Ertegün ile birlikte odalarında sevdikleri müzikleri dinliyorlardı. "16 yaşındayken bir pop müzik uzmanı sayılabilecek kadar bilgim...

  • Prof. Dr. Mehmet Öz


    Prof. Dr. Mehmet Öz, 11 Haziran 1960'da babasının görev yaptığı Cleveland'da doğdu. 1982'de Harvard Üniversitesi'ni bitirdi, 1986'da Pensilvanya Üniversitesi'nden tıp doktoru unvanını aldı. Halen Columbia Üniversitesi Irwing Kalp Cerrahisi Profesörü olan Öz, ayrıca aynı üniversitenin Tamamlayıcı Tıp Programı'nın kurucusu.

  • Tony Buzan


    1942’de Londra’da doğdu. Zihin Haritaları’nı dünyaya öğreten kişi. 2006’da bu konuda kendi yazılım paket programını çıkardı. Bazı tespitleri; • Üzerinde yatırım yapmayı düşündüğünüz bir şey varsa; o beyin olmalı... • Hayvanlar ve çocuklar en iyi eğitmenlerdir; onları izleyin ve öğrenin.

  • Cem Kozlu


    Cem Kozlu 1946 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'den sonra üniversite öğrenimi için ABD'ye gitti. 1986-1988 arasında Komili Holding Genel Müdürü olarak görev yaptı. Kozlu, 20 Ekim 1991 genel seçimlerine kadar THY Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak hizmet verdi. Daha...

  • Richard Branson


    Sir Richard Charles Nicholas Branson (d. 18 Temmuz 1950 Shamley Green, Surrey, İngiltere), İngiliz yatırımcı, işadamı, 350'den fazla şirketi bulunan Virgin şirketler grubunun CEO'su. İlk ticari başarısını henüz 16 yaşında iken çıkardığı Student adlı dergi ile kazandı.

  • Muzaffer Akpınar


    1962 doğumlu, Saint Michel Fransız Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi mezunu olan Muzaffer Akpınar, evli ve iki çocuk babasıdır. İş hayatına 1986 yılında Penta Tekstil’in kurucu ortağı olarak başlayan Akpınar, 1993 yılında KVK Mobil Telefon Hizmetleri AŞ’nin CEO görevini üstlenmiştir.

      ‘Uncategorized’ kategorisi arşivi

Kişisel markalaşma yolundaki 10 tuzak!

 1- Kendini tanıma çilesi: Yapacağınız SWOT çalışmalarından kişilik ve davranış testlerine varana kadar birçok şey size bu konuda yardımcı olacaktır. Fakat siz sürekli geliştiğiniz ya da dönüştüğünüz için tüm bunlar net bir anlam ifade etmeyecektir. Bir insanı tanımak, kainatı keşfetmek kadar zordur bence. Eksik, zayıf ya da güçlü yanlarınızı listeyebilir ve üzerinde çalışabilirsiniz. Fakat bu çalışma sizi kendinizle çok fazla uğraştırmamalı, savaştırmamalı. Tam tersi, bir çocuğu terbiye eder gibi yaklaşmalı insan kendisine. Bazen sert, bazen tatlı ama ısrarla hatırlatarak, öğreterek. Bu konuda başkalarına kulak verin ama sakın ola kalbinizi okur gibi sizi değerlendirenlere aldanmayın. Kendiniz gerçek anlamda bir mentor, koç bulun.

2- Network oluşturmak, sosyal olmak: Sosyal olacağım, bir sürü insanla tanışacağım, kendimi lanse edeceğim, çevre yapacağım, hava atacağım diye o parti senin, bu gezi benim diyerek her şeye koşarsanız hiçbir yere varamazsınız. Aslında kendinizden, sıfır noktanızdan uzaklaşmış olursunuz. Önemli kişiler, gerekli organizasyonlar, verimli muhabbetler sizin için yeterli. Sosyal medya denilen platformların da doğru kullanılmadığı takdirde nasıl boş işler olduğunu biliyorsunuz zaten. Realite şudur; herkes önce kendi nefsini, çıkarını düşünür. Sana sıra gelene kadar yaşlanmış olabilirsin. Her şey ve herkes değil çok azı aslında sizi ilgilendiriyor. Eğlence konusunda da, sosyal ağ oluşturma konusunda da “az” olanın gücünü keşfedin.

3- Ah şu hedefler: Bir türlü tutturamıyorsunuz değil mi? Çünkü maymun iştahlılık, hayalcilik, ölçememek ve az da olsa devam etmemek gibi sorunlarınız vardır eminim. Bende de var çünkü. Azaltın, yavaşlayın, “odaklandım” derken hayatı kaçırmayın, arada bir uzaklaşın ve uzaktan bakın hedeflerinize. Merdiveni yanlış duvara dayamış dahi olabilirsiniz. Bunu anlamak için 35-40 yaşını beklemeyin. Herkese de dillendirmeyin, zaten büyük ihtimalle ya anlamayacaklar ya da kıskanacaklardır. Sadece “yapın”, her gün az da olsa bir şeyler yapın hedefleriniz için. Çok uğraşmayın ama yazın, çizin, takip edin, çetele tutun, zekanıza çok güvenmeyin.

4- Tutku esareti: Sevdiğiniz, tutkuyla bağlı olduğunuz bir iş, kişi, hobi ya da hedef, onun esiri olmanızı gerektirmez. Faydası ölçüsünde bağlanmak gerek. Örneğin avcılık tutkusunun, bir hastalık gibi olduğunu duymuşumdur. Kumarbaz kumarı bırakır ama avcı, avcılığı bırakamaz derler. Ya da girişimcilik tutkusu diyelim, fark etmez. Kişisel marka özelliği gibi algılansa da tutkunuz, ömür harcamaya, uğruna bir şeyleri feda etmeye değer mi bir bakın derim.

5- Duruş, denge, kıvam: Bu üç kelimeyi korumak çok zor, bilirim. Her an, bir kişi, bir olay, bir haber kimyanızı alt üst edebilir. Ve kendini toparlama süresi. Bu çok fazla yaşandığında irade iyice zayıflar. Genelde kişiler bunu yapar ve onlara hiçbir şey olmaz. Çünkü onların kişisel markalaşma sürecinde ideal bir insan olma diye bir hedefi yoktur. Bir çayın kıvamını, bir terazinin dengesini ve bir viyadük sütununun duruşunu düşünün. İç dünyanıza ait disiplini değil başkası, siz dahi bozamazsınız. Yasaktır, çünkü toplumsal vicadana ve tabiattaki kanunlara da aykırıdır. Negatif enerji saçan ve sizin enerjinizi sömüren her şeyi tespit edin ve uzaklaşın ondan her ne ise.

 6- İyimserlik: Kendine ve dolayısıyla başkalarına iyimser davranmayı seçen bir insanım genelde. Ama bu iyimserlik, hoşgörü ve uzlaşmacı kimliğin yıllar sonra bizi ele geçirdiğini ve başkalarına koz vediğini düşünüyorum. Kendimizi eleştirme noktasında arada bir sert olmakta fayda var. Başka kişileri ve olayları yorumlarken de net tavır koymayı öğrenmek gerekiyor. Tabi ki kırıcı olmadan. Bıçak sırtı gibi ama şu soruyu sık sık soralım; “Çok mu iyi-mser davrnıyorum kendime” diye.

7- Sorgulama ve kontrol: Belki altıncı maddedeki iyimserlik tuzağını bu madde ile dengeleyebilriz. Kendinizi sürekli gözlemleyebilir ya da başkalrından görüş alabilirsiniz. Ama öyle insanlar tanıyorum ki o kadar sorguladıktan sonra çaresizliğine kendisi de inanmaya başlıyor. Yok öyle bir şey. Mahkeme filan kurmuyoruz. Haya bir nimettir, dolu dolu yaşayabilene. Sadece arada bir ibreyi ayarlamak gerekiyor. Ve gerçekten okuldan sonra bize pek de karne veren olmuyor. İş karnesi yapay ve idare edilebiliyor. Ama özel hayatın karnesi depresyonlarda ve boşanmalarda, şiddetlerde görülüyor ancak. Azaltarak, öncelikli, verimli ne istiyorsanız onları listeleyini ölçün, takip edin oyun gibi. Ve bu oyuna kimsenin karışmasına, laf atmasına izin vermeyin.

8- Devrim: Hayatta rönesans gibi gelişmeler ve devrim niteliğinde dönüşümler güzeldir, olumlu ve faydalı ise. Ama her hareketi, yeniliği devrim gibi algılamak ve heyecana kapılmak yersiz. Çünkü o kadar kolay değil. Kolay olsa idi her sokak gösterisinden bir devrim çıkardı. Evrendeki olgunlaşma sürecine aykırı devrimler yapamazsınız. En etkili ve uzun soluklu devrimler insan tabiatın aykırı olmayan, sessizce ve belli bir yavaşlıkta, devamlı olanlardır. Yedinci madde size bu fırsatı verir. Kendinize işkence yapmanıza gerek yok. Kılıktan kılığa bürünerek yapay tavırlar sergilemeye hiç gerek yok.

9- Vicdan ve realite: Bu biraz altıncı madde ile arkadaş gibi. Siz zannedersiniz ki, sizdeki vicdani prensipler herkeste var. Ya da hayatta her şey süt liman devam eder. Hayır, elbette öyle olmaz. Doğmadan önce bize dünyayı gösterselerdi büyük ihtimalle istemezdik. Ama doğduktan sonra yaşamayı da bilmek gerek. Gerçek hayat acımasız ama arabeskliğin ve savaş-rekabet dürtüsüne saplanmanın gereği yok. Siz ne kadar kasarsanız kasın, su belli yönlere belli yollardan akar. Her söylenilene, her davranışa kanmamak gerek. Ve beklentiye girmemek gerek. Kendi vicdani sorumluluğumuz ile örnek olsak yeterli. Davranışlar, tarzlar, duruşlar bir kaplanı bile dize getirebilir. Başkalarının neden yapmadığını sorgulamaya, ayıplamaya gerek yok, kendimize bakmamız yeterli.

10- Ün, şöhret: Ünlü olmak istiyorsak futbolcu, sanatçı, mafya olabilir ya da zengin biriyle evlenerek kısa yoldan şöhreti yakalayabiliriz. Kişisel marka olmak; yıldızı parlamak, çok zengin ve güçlü olmak demek değildir. Tabi ki bunlar kendiliğinden gelebilir başarılı olduğunuz, insanlara fayda sunduğunuz zaman. Ama gösteriş delisi olan kimse sevilmez. Sürekli kendini öven, sahneden inmek istemeyen, sürekli ben yaptım diyerek kulakları tırmalayan bir insan negatif yöne doğru markalaşıyordur. Kişisel marka olmanın ilk kuralı olan “kendini tanımak” hakkıyla yerine getirilse bize tevazuyu işaret eder. Samimi, doğal, insanları kucaklayıcı, hoşgörülü, burun seviyesi tam yerinde olmak en etkili marka insan olmaktır. Yani tam kıvamında, sevilen, sayılan ideal bir insan olmak. Ticari marka olmakla karıştırmamak, bu tuzağa da düşmemek gerek.

Başarılar diliyorum. Saygılarımla.

Kayıttayız, hem de canlı yayında, dikkat!

Hepimiz bir yerlerde bırakmıyor muyuz kalbimizin parçalarını? Ve sonra toplamaya çalışmıyor muyuz onları ömrümüz yettiğince? Hepimiz, güya en tenhalarda gizlemiyor muyuz nefeslerimizi? Ve bu nefeslerin esintisi takip etmiyor mu ölene kadar bizi? Hatta derler ya, “insan yaşarken kendi cennetini ya da cehennemini kurgular” diye. Her hareketimizin uzayda, bizim göremeyeceğimiz levhalara yapıştırıldığı ve bu dünyadan sonra önümüze konulacağı da söylenir.

Evet, hepimiz çocukluğumuzun gölgesi altında yaşıyoruz hayatı. En sevdiğimiz kokuların, en çok kaçtığımız korkuların bahçesinde. Her bir hece, her bir bakış, her bir adım, her bir tecrübe işliyor damarlarımıza. Ve aynı kanı taşıyarak geçiyoruz diğer aleme. Zannediyor musunuz ki her attığımız adımla farklı basamakları çıkıyoruz hayatta. Bir yere çıktığımız filan yok aslında. Adımlarımızı da farklıymış gibi algılıyoruz o kadar. Ezel ve ebedin bir olduğu noktada bizim “adım” diye nitelendirdiğimiz şeyler ne ola ki. Zaman da yaratıkların kabullendiği bir algı dünyası değil mi yoksa!

Beynimiz ve kalbimiz de bizim için en önemli yol arkadaşı oluyor. Midemiz de en kötü yük oluyor kabını tıka basa doldurduğumuz zaman. Beynin solu yalnızlaştırıyor, uğraştırıyor bizi geçmişimiz ve geleceğimizle. Sürekli detaylar ve analizler. Sağından gelen ses ise hayatın farkındalığına, varlığın bütünlüğüne, şimdiye çağırıyor bizi. Prefrontal korteks sürüklemiyor mu bizi duygusal kararlarımızın arkasından. Egomuzla beraber beyin en güzel arkadaşlığı yapıyor “gösteriş” yapmak için kendimize ve çevremize.

Üç, beş ya da yedi yaşına kadar neleri hatırlıyoruz yaşamımızda? Çok az olduğuna eminim. Unuttuğunuzu mu zannediyorsunuz yoksa. Unutmak diye bir şey yok ki. Bilgisayar sistemlerinde “silmek” denilen işlemin aslında öyle olmadığı gibi. Beynimiz bilmem kaçıncı formatlamayı çözerek yıllar sonra karşımıza çıkarıyor her şeyi, her sesi, her  görüntüyü, her kokuyu, her algıyı. Özellikle nedir 30’lu yaşlardaki kaygı, 40’lı yaşlarda “olan” a biraz da mecburiyetten saygı … Nedendir duygusal tepkiler, mantıksal çökmeler. Bir anda mı olur bunlar. Yoksa öbek öbek yığdığımız “şey”lerin hayatı istilası mıdır zamanla?

Gelin şunu kabul edelim. Her insanın ömrü bir ağaç gölgesinde, guruba yakın bir vakittedir. Vücut karanlığı bilmeyecek ruh hissetmez ise. Zamanın daraldığı, yolların kısaldığı günleri söylüyormuş Maya takvimi. Bana ne ki, benim takvimim bittiğinde ne işime yarayacak  Maya takvimi, miladi takvim, Hicri takvim, Çin takvimi. Kıvamında bir hayat yaşayamamış isem hissetmeyecek miyim sonsuz azabı ve yine çağırmayacak mıyım sonsuz merhameti.

Niye yazıyorum şimdi ben bunları. “Ne ilgisi var kişisel markalaşma ile” diyebilirsiniz. Bu sayfalarda yazılan yazıların belki % 90’ı direkt marka olmaktan bahsetmiyor ki zaten. Ama hayata dair ne varsa o kadar ilgili ki. Bu cümlelerin de çok ilgisi var emin olun. Her şey kaydediliyor, tüm eğitim ve öğretim sistemimiz de kaydetmeye yönelik ve insan fizyolojisi de, değil mi? Genetik kodlarda kayıtlar var, karakter deseninde kayıtlar var, beyinde, kalpte kayıtlar var. Ve daha birçok bilemediğimiz sırlı bazı “latif” platformlar var kayıtların yapıldığı, iç bünyemizde. Uzaydaki sesleri çözmeye çalışan bilim adamları da vardı bir zamanlar, hatırlarsınız belki. Kara delikler dahi bir gün çıkaracak belki yuttuklarını. Hesaplar, hesaplaşmalar ışık hızıyla olacak o gün, bence daha da hızlı …

Hangi yaşta olursanız olun, hangi parçaları birleştirmeye, hangi korkularla yüzleşmeye çalışırsanız çalışın ama ne olur kendinizi kandırmayın. Kişisel markalaşma diye yazdıklarımı en başta insan gibi bir insan olma hedefi olarak algılayın. Bugünden itibaren yeniden eğitin kendinizi. 40 yaşındakiler için, 50 yaşındakiler için “hızlandırılmış eğitim seferberliği” düzenlesin siyasi iktidarlar. Anneler, babalar tir tir titresinler kendi zaaflarını yansıtacaklar diye çocuklarına ya da birbirlerine. Psikologlar, sosyologlar, pedagoglar daha çok konuşsun televizyonlarda, radyolarda, internette. Paranın, şöhretin, gururun esiri olmasın bu bedenler, bu kalpler. İnşaat inşaat üstüne gökdelenler yükselteceğimize sarsılmaz beyinler, tam kıvamında huzur dolu kalpler inşa edelim her yerde.

Saygılarımla

NOT: Uçurtma Avcısı filmini izledikten sonra hazırladığım bir yazı idi. Biraz bekledi, nedenini bilemiyorum!

Harvard Business School’da MBA yapın, kişisel marka ibreniz tavan yapsın!

Öyle mi gerçekten! Kişisel gelişim ve markalaşmadan yola çıkarak dünyayı yönetecek liderlerden olabilmek için Harvard Business’a mı gitmek gerekiyor? İngiliz Daily Telgraph gazetesinin 31 yaşındaki Paris büro şefi Philip Delves Broughton 2004’te gazeteciliği bırakarak, kendi deyim ile “kapitalizmin mutfağı” olan Harvard Business School’da MBA yapmaya gitmiş. Gitmiş ve gününü görmüş aslında ve bir kitap yazmış o iki yılı anlatan. “Harvard Business School’da size ne öğretirler?” diye.

Yorucu da olsa işi, kazancı iyi iken 31 yaşında eşi ve iki çocuğu ile gitmiş gurbete ve toplam 175.000 dolarlık masrafın büyük kısmını kredi alarak riske girmiş. Demiş ki “ne de olsa MBA yapınca bütün yatırım fonları yöneten Wall Street tüccarları beni işe almak için sıraya girecek.” Kaz gelecek yerden tavuk esirgenir mi? Hiç de öyle olmamış tabi ki!

Matematiksel Analiz dersinden, Liderlik ve Örgütsel Davranış dersine kadar bir çok ders almaya başlamış. Bunlardan biri de Teknoloji ve Operasyon Yönetimi dersi ve hocası da kitap da adı sıkça geçen Zeynep Ton, yani Anadolu topraklarından bir insan. Gurur duydum. Aktifler, pasifler, Öz sermaye, sapmalar v.s. derken ilk başta bir hayli bocalamış Philip. Fakat Wall Street’teki eski tecrübesini ya da girişimcilik hırsını daha da ileriye taşımak isteyen ve bu hesap kitaplardan anlayan bir çok kişi rahatlıkla vak’a analizlerini çözümleyebiliyor, öneriler sunabiliyormuş. Kendisi de gecelr boyu çalışmış ve başarmış da dersleri.

Garip profesörler, gözbebeği dolardan ibaret insanlar, gelecek kaygısı ile depresyona girenler kısaca sadece “para”nın konuşulduğu bir yer. Ama bir işletmenin ruhunu heykelleştirecek ve üzerinde yükselecek prototip yetiştiren bir eğitim tezgahından geçiyor öğrenciler. Rahatlar, özgürler, herkes onlara saygı gösteriyor ama dersler, sınavlar gerçekten de çok ciddiye alınıyor. Yani yaşınız 35 ya da 40’a yaklaşıyor ve siz burada öğrenci iseniz vay halinize!

Philip ailesine bağlı, biraz mistik, biraz ürkek ama sağlamcı, kendini sorgulayan bir insan. Harvard’da MBA yaparak kişisel markasını geliştireceğine ve milyonları kazanacağına emin olarak başlamış işe. Hatta hızını alamayarak okurken bir internet girişimi e-kitap rojesi bile yapmaya çalışmış bir arkadaşı ile. Tabi ki batmış kimse destek olmamış. İlk yılın sonunda staj için doğru düzgün bir firma bile bulamamamış. % 90’dan fazlası mezun olmadan iş anlaşmalarını yaptığı halde bizim arkadaş Harvard Business MBA mezunu olarak iş bulamayan çok küçük bir azınlık olan üç beş kişi arasında imiş. Gel de 175.000 dolarlık masrafı öde.

Philip, belki de orta yaş krizine erken girmiş ve daha yüksek bir amaç edinmek, aslında işin özünde dünyayı değiştirmek istemiş. Bir arkadaşı ona demiş ki, “Dünyayı değiştirmek istiyorsan Darfur cehennemine git , ne işin var burada!” O da zaten işletme yönetimi, finans, yatırım fonları, hesaplar, kitaplar, lüks hayat v.s. hepsinin neleri getirdiğini ve götürdüğünü MBA yaparken daha iyi anlamış. Ama sistematik bilgi adına çok şey öğrenmiş derslerden, hocalardan, arkadaşlarından ve tabi ki vak’a analizlerinden.

Bana göre asıl karizmayı kazanmış ve kişisel marka olmanın “bu anlamda” insana para ve şöhret dışında pek de bir şey kazandırmayacağını fark etmiş. Harvard, bir anlamda özgüven, liderlik ve girişimci ruhun kamçılandığı bir yer. Philip bir gazeteci analizi ile gerçek hayatta her şeyin o kadar da kolay olmadığını anlayıvermiş.

Şimdilerde bir yandan yazmaya devam ediyor bir yandan da bazı şirketlere danışmanlık yapıyormuş “home-office” olarak. “Ruhumu kaybetmeden para kazanmayı nasıl başarabilirim?” cümlesinin cevabını bulmuş olsa gerek. Ya da doğru yolda ilerlediğini düşünüyorum. Enron ve Mortgage v.s. krizlerinin “baş” aktörlerinin de çoğu Harvard Business mezunu bilirsiniz. Ha, bir de George Bush da oradan mezun !!!
Kitaptaki o kadar hikaye arasından beni en çok etkileyeni şu oldu;

“North End’in ünlü sakinlerinin anısına asılmış kitabelerden biri; “Paul Revere, 1735-1818. Vatansever. Usta zanaatkar. İyi yurttaş. Hannover caddesinde doğdu. North caddesinde yaşadı. Foster caddesindeki çan dökümhanesini kurdu ve Charter caddesinde vefat etti.” Dar caddelerden oluşan birkaç kilometrelik bir alan içinde önemli ve iyi bir hayat sürmüş. Kitabeyi defalarca okudum. Basitliği beni büyülemişti. Kaderini aramak için yollara dökülmemişti Revere. Lassiter’in tavsiyesi aklıma geldi: Dünya kalitsinde bir kabile bul ve ona yapış kal. North End halkı da aynen böyle yapmıştı herhalde. Revere’nin arkadaşlarını, derin aile bağlarını düşündüm. Sonra fırsat arayışı içinde dünyanın uzak köşelerine doğru gözden kaybolan, iş ve hayat endişesiyle dolu sınıf arkadaşlarımı düşündüm ve onların arasında olmadığım için şükrettim. Hoşlanmayacağımı bildiğim bir şey için taahhütte bulunmadığıma şükrettim. Onca dolaşmadan sonra, o kitabede özetlenen hayata gıpta ettim. Eğer aramayı sürdürsem, sahip olduğum bu eğitimle, istediğime kavuşacağıma eminim.” diyor Philip Delves Broughton.

Biz de kendisine teşekkür ediyoruz bu marka okulu ve marka mezunlarını irdeleyen ve sorgulayan kitabı için. Otuzlu yaşların sonlarında olsam da yıllardır ben de hep istemişimdir yurt dışında yüksek lisans yapmayı. Hala da isterim. Ama kişisel markam karizma yapsın, daha çok zengin ve güçlü olayım, şu hayatı sömüreyim diye değil. Daha da insan gibi bir insan olabilmek, yaratılış fıtratına aykırı yaşamamak ve özellikle mide kasesinden önce kalp kasesini dolduracağım bir eğitim olsun isterim. Dünyayı değiştirmek için yönetmek gerek. Yönetmeyi öğrenmek için bu gibi eğitimleri almak gerek. Harvard Business School gibi okullar hala işini ciddiyetle yapan dünyanın en gözde eğitim kurumlarından biridir. Doğru şeylerini almak gerek, sun’i ve geçici olanlarını değil.

Saygılarımla.

Rampada, kırmızı ışıkta arabayı kaldıramayan bir bayan ve KRİZ yönetimi

Sıcak bir yaz günü, işlek bir caddede, hafif rampa diyebileceğimiz dört yol trafik ışıklarına yakın bir pastanede oturuyorum.  Birden korna sesleri, bağırmalar, sollamalar, aşağılayıcı bakış fırlatan tipler, el kol hareketleri v.s. Bayan sürücü en önde ve bir türlü aracı kaldıramıyor. El freni kullanıyor, dörtlüleri yakmış, tekerler cayır cayır patinaj yapıyor ama nafile. Sanırım kırmızı ışık ikinci kez  yanıyor. Yanındaki beyefendi iniyor ve arkadakilere geçmelerini işaret ediyor, sanırım direksiyona o geçecek derken araba bir anda yolu kavrıyor ve ileride sağa çekiyor adamı beklemek için.  Geçti gitti, birkaç dakikalık krizi sanki o koltukta ben varmışım gibi hissetmeye çalıştım. Belki de bugünlerde bazı krizleri yönetmem gerektiğindendir, kim bilir!

Çok küçük bir örnek ama hayatın tam içinden bir örnek aslında. Gelin bu krizi biraz inceleyelim.

1- Saniyelerle ölçülen bir zaman dilimi

2- Hava çok sıcak, kilma kar etmeyebilir.

3- Arkada uzayan araç kuyrukları.

4- ”Bayan değil mi işte” bakışı atan ve el kol hareketi yapan tipler.

5- ”Öğren de gel bak araba böyle kullanılır” diyerek sağlayan tipler.

6- Gürültü, korna sesleri, konsantrasyonu engelleyen her bir şart mevcut.

7- Herkesin işi o saniyelere bağlı imiş gibi gelen baskının sıcak rüzgarı.

8- Aracı geriye kaydırarak kazaya sebep olma ihtimali.

9- Yetemeyen kabiliyet ya da şanssızlık, panik v.s.

Anlayacağınız bir kriz için her şart mevcut. Ve gerçekten de bu baskı hissedilmeyecek, korkulmayacak, panik olmayacak gibi değil. Hayatta başımıza gelen ve gelecek bir çok krizin bu gibi baskı parametreleri vardır. Her şey sizin aleyhinize anlaşmıştır sanki, yani öyle algılarız insan olarak. Bakalım rampada araç kaldırma krizinden daha genel anlamda kriz baskıları neler;

1- Zaman baskısı vardır gerçekten. Örneğin iki aya yayarak çözmenizde bir mahsur olamayacak krizi bir haftada çözmek istersiniz ısrarla, neden?

2- Suçlu, hatalı, bundan sonra hiçbir şey iyi gitmeyecek havası hakimdir atmosferde, soluyun havayı kötümserlik kokar.

3- Herkes “bir an önce bunu çöz” bakışları ve kelimeleri ile karşınızdadır yoksa darağacına benzer bir şeyleri işaret eder dururlar. Sanki kendileri her krizi iki dakikada çözmüş ya da hiç hata yapmamış gibi.

4- İletişim kargaşası yaşanır ve herkes bir şey söyler yardım etmek isteyenler de kuyunuzu kazmak isteyenler de.

5- Hangi olay olursa olsun gerçekten de bir şekilde bir şeyler, bazı kişiler v.s. doğru ve tam performans çalışmamıştır. Bu kişi siz ya da sizin kurduğunuz bir yapı da olabilir. Yani gücünüzün yetmeyeceği bazı olumsuzluklar çıkmıştır ortaya.

6- Ve sizin moraliniz, kan basıncınız, motivasyonunuz, tüm tecrübeniz, kabiliyetleriniz v.s. iyice dengesiz bir hal almaya başlamıştır. Bu krizin altında ezilmeniz an meselesidir, Azrail başınızda beklemektedir sanki. Yani bu psikoloji içerisinde çözüm bulmaya ve tekrar yol almaya çalışırsınız ama nafile.

Bu maddeler de uzar gider. Hem iş hayatında hem de özel hayatımızda sürekli küçük büyük çapta, uzun kısa süreli krizler yaşar ve çözmeye gayret ederiz. Ama gördüğünüz gibi bir kırmızı ışıkta arabayı kaldıramamak bile başlı başına nasıl büyük bir kriz olabiliyor bu sıcak havalarda.
Bu krizi çözecek yine krizin faili olarak görülen kişiden başkası değildir. O “an”lar karar anıdır işte. Ve bazı kriz yönetimi kararları gerçekten hayati önem taşıyabilir. Örneğin bir pilot ya da şirketini iflasa sürükleyerek çalışanlarını mağdur etme ihtimali olan bir patron, girişimci ya da bir güvenlik görevlisi v.s.

Ne yapmak gerek? Bilmiyorum. Bu konuda yazılı çizili birçok şey var ama sanırım herkes kendince bir şeyler uyguluyor. Ben de gözlemlerimden çıkardığım sonuçlar çerçevesinde bazı öneriler sunmak istiyorum;

1- Öncelikle bir kriz olduğunu kabullenelim. Doğru kuralların uygulanması gereken bir kalp krizi de olabilir bu. Kaderde vuku bulan bir şey olduğunu ve herkesin başına gelebileceğini düşünelim.

2- Çaresiz çırpınışlarla ağızlara sakız yapmayalım ama yardım istemekten de çekinmeyelim. Hiçbir yerden yardım gelmeme ihtimalini de göz önünde bulunduralım ama.

3- Önyargılar, dedikodular, ezici bakışlar, kinayeli sözler, aşağılamalar v.s. hepsine maruz kalmayı göze alalım ve tüm bunlara karşı sabırlı olmanın yollarını arayalım.

4- Öncelikleri iyi ayarlayalım. Yani tüm krizleri bir anda çözmek yerine önce kucağınızda ilk önce patlamaya hazır olandan başlayalım ve zaman kazanalım.

5- Trafik ışıklarındaki kadar kısa zaman diliminde değil isek gerçekten oturalım yazalım, çizelim büyük resmi görmeye çalışalım.

6- Aynı kriz üzerinde sürekli düşünmeyelim bu bizi daha da çözümsüzlüğe götürebilir. Zaman var ise (ki vardır herkes pilot ya da o uçakta değil ya) başka şeylerle de ilgilenelim. Biraz zor ama sanki hiçbir şey olmamış gibi hayatın diğer güzelliklerine biraz olsun tutunmaya çalışalım.

7- Kabuğumuza kapanmayalım, şeytanın vesvesesi daha çok alt eder bizi. Başka insanlarla konuşalım, görüş alışverişinde bulunalım.

8- Konuları, stres kaplarını birbirinden ayıralım ve her birine özel planlar yaparak çözümler üretelim. Genelde çorba yaparız her şeyi bilirsiniz ve işimiz daha da zordur artık.

9- Eyvah eyvah başıma bu da mı gelecekti demeyelim Allah ile özel mukavelemiz filan yok, sıradan bir insanız işte. Neden ben diye isyan etmeyelim yani.

10- Bizden çok daha kötü durumlarda olanlar olduğunu düşünelim. Hatta araştıralım onların çözüm yollarını inceleyelim. Case study-vak’a araştırması diyorlar ya.

11- İnsan olma kıvamımızı, dengemizi, duruşumuzu bozmayalım. En ufak sendelemenizde en yakınlarınızın bile sırt çevirme ihtimali yüksektir.

12- İş ve para krizi evet önemlidir ama hiçbir zaman aile huzurundan daha önemli değildir. Bazı şeylere birlikte sabredemeyen aile, ekip, şirket, cemiyet v.s. üyeleri ne yaptıkalrını bir kez daha sorgulasınlar bence. Özellikle eşler için gerekli.

13- İlk yardım çantası gibi beslenme kaynaklarımız olsun. Kişiler, mekanlar, kitaplar, bize huzur veren her ne var ise.

14- Kriz anında beyni, kalbi, ruhu dinç kalması gereken, korunması gereken ilk kişi sizsiniz bunu unutmayın. Her şey size kendinizi unutturmak ve yanlış kararlar aldırmak için devreye girmiştir sanki. Sakın aldanmayın.

15- Korkmanız gereken şeyler hiç de uzağınız da değildir yakınlarınızda arayın krizi çözümsüzlüğe götüren etkenleri. Çalışma masanızın dağınıklığı dahi konsantrasyonunuzu bozabilir, dikkat. Gerisini siz düşünün.

Ben bunları böyle yazıyorum ya siz bakmayın maddeleri sıraladığıma. O kırmızı ışıkta aracı kaldıramama krizi de zor, daha geniş çapta olanları da. Her şeyde bir hayır olacağını düşünmek ve hep hayırlı olanı istemek önemli. Ve tabi ki bu maddeler gibi yüzlercesini, süper hafızamızla uygulasak dahi çözemeyeceğimiz krizler olacaktır. Evren kadere bakar, kul kendi iradesine. Bizim evrene göre ölçeğimizi düşünmek yeterli bu durumda. Her şeyin hayırlısını diliyorum tüm krizlerinizde.

Saygılarımla.

Size özel hayatın şifreleri

İnsan zanneder ki, çevresinde gördüğü hayata dair ne varsa kendisi ile ilgilidir. Kişilere, olaylara, sebeplere müdahale edebilir, değiştirebilir, yönlendirebilir. Ve bu yönde büyük bir hırsla koşturur durur. Bilmez ki aslında kendisine özel bir hayat yaratılmıştır ve hala da yaratılmaktadır.  Her yıl, her gün, her bir saat yeni bir insan olur aslında. Bilmez ki, bir model (kendisi) üzerine ne kadar farklı kişilik elbiseleri giydiğini. Bilmez ki, aslında her davranışı ile sonsuz bir hayatın güzelliğini ya da çirkinliğini hazırladığını. Bilmez ki, önce kendine baksa neler neler göreceğini ve birçok hatasını düzelteceğini.

Evet, genetik kodların gizemi ne ise bize sunulan hayatın da öylesine gizemli kodları vardır. Sabahına uyandığımız her gün de kendine göre bilinmezlikler içeren denklemlerle dolu bir zaman dilimi olacaktır. Biz zannederiz ki yine aynı işe gideceğiz, yine aynı vasıtalara bineceğiz, yine aynı yemekleri yiyeceğiz, patronumuza arkasından göndermelerde bulunacağız ve akşam eve döneceğiz v.s. Pardon ama kim veriyor bu kesinliği bize! Aksine bilinmezliğe oynamaktır hayat. Ve bu bilinmezliklere karşı iyi niyet ve güzellikle düşünmekten ve doğru yönde gayrette bulunmaktan başka yapabileceğimiz pek bir şey yoktur.

Doğduğumuz andan itibaren büyük bir hırsla her şeyi öğrenmeye, bitirmeye, yutmaya çalışır ve sürekli koşarız. Bir şeyleri sorgulamadan öğrendikçe ve öylesine uyguladıkça zannederiz ki bu hayatı en iyi biz yaşayacağız. Başımıza türlü türlü hadiseler gelince de gelsin isyan türküleri. Halbuki algıladığımız ve etkisinde kalarak uyguladığımız her şey bizi kendi kodlarımızı keşfetmekten çok uzaklara götürecektir. Yaratıcı’nın gönderdiği mesajları zaten hiç söylemiyorum, onlar sadece duvarda asılı ya da kitaplıkta tozlanmaktadır.

Geçenlerde bir yerde örnek verilmişti; insanın ilk keşfettiği bilim astroloji olmuş. Ama psikoloji denilen şeyi ise bilimsel anlamda 19.yy’da incelenmeye başlamış. O inceleyen ve deneyler yapanlar da Anadolu ve Müslüman’lar değil yani, yanlış anlaşılma olmasın! İlmin aslı onlarda iken kaybetmişler o başka mesele. Bu konuyu geçiyorum çok üzücü ve çok su götüreceği için. Yani insan ne meraklı uzakta olanlara, kendisinden başka her şey için ahkam kesmeye, müdahale etmeye, arkasından konuşmaya v.s.

Benlik, yani eski dilde “ene” denilen şeyin keşfi vardır Yogilerde de, Budistlerde de, Sufilerde de. Yani hep önce kendini keşfetme ama bu “ben” denilen şeyin kalın bir perde olmaktan ziyade incelerden ince bir tül gibi olması gerekmekte derler. Bir dürbünle bakar  gibi her “şey” lerin ve olayların arkasındaki gerçek sebepleri fark etmek hedeflenmeli derler.

Deneyin, fark edeceksiniz ki “terk” etmek insanı daha güçlü kılar. Gereksiz, fazla, boş şeyleri terk etmek kadar insanı yücelten bir şey olamaz. Önce düşünce dünyasından başlamak gerek. Oraya damlayan her şeyi söze ve fiile döktüğümüzde başlıyor zincirleme yanlışlıklar. Gün içinde para için koşturmaktan kaç kişi kendine bakabiliyor ki. Tüm tasarımcılar İngilizcesi “simple is the best” olan “basit olan en iyidir” cümlesini kullanıp duruyorlar. Hayran kaldığımız Japon üretim tesislerini yönetenler hep “yalın” kelimesinden bahsediyorlar. İş süreçleri için en kolay olanı bulmaya çalışıyoruz. Halbuki, en kıvamında yaratılan varlık insan olduğuna göre ve kainattaki hiçbir şey gereksiz olmadığına ve hep bir şeyler üretildiğine ve bir şeylere dönüştürüldüğüne göre bu dengeyi bozan biz oluyoruz kesinlikle.

Uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz kendimizden, eşimizden, çocuğumuzda, yakın ailemizden. Başka dünyalarda kaybolmuş şekilde çözümler arıyoruz hayatımızda. Her verdiğimiz kararın arkasında tüm dünyanın bizi alkışlayacağını filan zannediyoruz. Bilmiyoruz ki insan olarak aklımız kısa, vücudumuz aciz, algılarımız perdeli, görüşlerimiz bulanık ve nefsimiz en baş köşede oturmuş şeytanla birlikte. Yiyoruz her şeyi, bitiriyoruz öç alırcasına zamanı, tamamlıyoruz yolları koşa koşa tek sonun neresi olacağını bilmiyormuş gibi, tüketiyoruz birbirimizi sanki dünyaya direk kalacakmış gibi.

Sıfır noktasından uzaklaştığımızı fark ettiğimiz anda bulunduğumuz noktaya bir kazık çakar gibi durarak “işte benim sıfır noktam, ne yapıyorum, neredeyim, nereye gidiyorum, ne söylüyorum, nasıl hareket ediyorum” diye haykıramıyoruz kendimize. Tüm bunları, her gün önümüze koyulan gizemli bir sandık gibi şifrelerini büyük bir ustalıkla çözmeye çalışmak gerek. Usta olamadığımıza göre ustalardan yardım almak gerek. Tarihten, toplumdan, gelenekten ve tabi ki dinden güç almak gerek. Belki her on yılda bir içimizde bir yerlere düğümler atıldığını ve artık çok zor değişeceğimizi bilmek gerek. Okullarda öğretilen beş duyuya takılmadan içimizde ne duyguların yaratılmış olduğunu, fakat kötü düşünerek, kötülük yaparak o dipsiz derinlikteki en güzel duyguların üstünü hangi kara lekelerle örttüğümüzü anlamak gerek.

Bu şifreleri çözebilen varsa beri gelsin, öpeyim ellerini.

Saygılarımla.

Kişisel markalaşma yolculuğunuzda yardımcı bir uygulama; Mindin.me

Merhaba, yazı yayımlama sıklığımın azaldığının farkındayım. 4 ay kadar önce işten ayrılmam ve devamında gelen bir girişim projesinin yoğunluğu diyelim bahane olarak. Fakat Marka Sizsiniz için de bazı yenilikler düşünmüyor değilim ilerleyen zamanlarda. Bu yazıda yeni projemizi ve kişisel marka yönetimi ile birebir bağlantısından bahsedeceğim.

İnsan; unutan, atlayan, yanlış hatırlayan, düşünce seyahatlerinde kaybolan, kategoriler yaratarak, etiketler belirleyerek düşüncelerine hükmedemeyen bir yaratık aslında. Hem bunların tümünü düzgün yapmak için potansiyeli en yüksek bir varlık, hem de çorba yaparak her konuyu birbirine karıştırabilen bir varlık. Bu nedenle bir şeyleri sürekli hatırlaması, bir şeylerin kendisine sürekli hatırlatılması ve zamanını en verimli şekilde kullanması için disipline edilmesi gerekiyor.

Bildiğiniz gibi uzun zamandır kişisel markalaşma süreci ile ilgili insana ve hayata dair bir çok şey paylaştım. Aslında bu paylaşımlarımın tümünden çıkardığım en önemli sonuçlardan biri şu idi. Teknolojiye gömülmüş, bilgisayar ve mobil cihazlar hayatımızı istila etmişçesine yaşadığımız şu hayatta bize öyle dijital uygulamalar gerekiyor ki sürekli fayda sağlasın.

Outlooklarda mailler, notlar, görevler. Google’da notlar mailler. Cep telefonlarınsa SMS’ler. Cepte, çantada, not defterleri, post-it ler ve defterlerde de içinden çıklamayacak halde dağınık notlar. Ve tabi ki bu arada yoğun iş stresiyle bu şekilde devam eden bir kısırdöngü. Bu durumu düzeltmek için herkesin bir asistan tutamayacağı kesin, eş dost da bir yere kadar hatırlatır size notlarınızı ya da söyler bilmeniz gerekenleri. İşte biz de tüm bu dışımızda, içimizde, özelimizde, işimizde, genelimizde devam eden düşünce-bilgi-not trafiğini yönetmek için bir uygulama geliştirelim dedik ve geliştirdik KüpYazılım firması ile. Hatta BETA testine açtık. Yüzlerce kullanıcı kullanmaya başladı bile. Adı Mindin.me, Webrazzi’deki başlığa göre Aklınızdakileri yönetmek için bir araç.

Mindin.me, kişisel ve kariyer yaşamınızla ilgili düşündüğünüz, aklınıza gelen, yapmayı planladığınız, sizin için önemli olan her şeyi not alabileceğiniz fonksiyonlar bütünü. Tüm notlarınızı etiketleyerek kayıt yapabilir ve hızlıca ulaşabilirsiniz. Zihninizin arşivi sürekli elinizin altında artık. İster mobil cihazlardan, ister masaüstü bilgisayarlarınızdan. Herhangi bir notunuzu anında düzeltebilir ya da başka birine gönderebilir ya da kayıt tipini, etiketini değiştirebilirsiniz. Değişik filtreleme işlemleri ile uzun listeler daha kullanılabilir hale gelecek. Aklınızda olanı yazın, etiketleyin ve bir kayıt tipi butonuna basarak kaydedin ve listeden takip edin düzeltin. Hızı ve pratikliği sizi şaşırtacak.

Şimdi diyeceksiniz ki bunun kişisel marka yönetimi için ne faydası var? Şu şekilde;

1- Tüm notlarınızı, yapılacaklar listenizi, hedflerinizi, hatılamak istediklerinizi v.s. iş ve özel yaşam modlarında kaydederek her birini farklı farklı ya da hepsini birden görebileceksiniz.

2- Şu anda 5 farklı kayıt tipi var; Not, Yapılacak, Etkinlik, Kontak, Web adres kayıt. Düşündüğünüz, hatırladığınız, hatırlamak ve arşivlemek istediğinizi her bilgiyi hızlıca yazarak, etiketleyerek kaydedebileceksiniz.

3- Bu notları anında başka kişilere e-mail olarak iletebilirsiniz. İlerleyen fazlarda kullanıcılar arası “paylaşım” fonksiyonu da eklenecek.

4- Binlerce, on binlerce notunuz olabilir. Fakat bunları filtreleyerek sorgulayabilmek için gün bazında, hafta bazında, etiket bazında, kayıt tipi bazında, favori notlar olarak ve tamamlandı v.s. gibi kriter seçimleri ile uzun listeleri daha verimli şekilde kısaltabileceksiniz.

5- Kişisel özelliklerinizle ilgili, hedeflerinizle ilgili, SWOT analizinden çıkan sonuçlarınızla ilgili, hobilerinizle ilgili, kendinizi tanıma-tanımlama adına çıkardığınız sonuçlarla ilgili, sosyal ağınıza dahil ettiğiniz-etmek istediğiniz kişilerle ilgili v.s. tüm notlarınızı etiketleyerek kaydedebilirsiniz.

6- İsterseniz sadece kişisel markalaşma etiketi altında yukarıda yazdığım beş fonksiyonu kullanabilrsiniz.

7- Hatırlatma aracını kullanarak bu notları kendinize sürekli hatırlatabilirsiniz.

Bu gibi bir çok özelliği ile kişisel markanızı geliştirmek adına verimli kullanabileceğiniz bir aplikasyon. Amacım; Mindin.me üzerinde sadece kişisel markalaşma yol haritasına özel kullanılabilecek bir uygulama geliştirmek aynı altyapıyı kullanarak.“Dünyada bir çok örneği varken neden Mindin.me’yi kullanayım ki” diyebilirsiniz. Ama bu cümleyi birkaç kullanımdan sonra tekrar değerlendirmenizi rica edeceğim. Sayfalarca gezmeden, aklınıza gelen önemli şeyleri bu kadar hızlı not alabileceğiniz ve aynı syafa üzerinde bu kadar işlemi yapabileceğiniz başka uygulama bulabilirseniz onu kulanı derim.

BETA kullanıcısı olmak ve programı denemek isterseniz lütfen info@mindin.me adresine BETA konulu bir mail atınız. Ya da Mindin.me web anasayfadan beta kullanıcı kaydı yaptırabilrisiniz. Gelen davet mailindeki linki tıklayarak ve şifrenizi belirleyerek login olabilirsiniz. Keyifle kullanmanızı dilerim. Keyfinizi kaçıran eksikler ve hatalar fark ederseniz lütfen feedback formundan ya da info mail adresinden bize iletin.

Saygılarımla.

Kendi moral yazınızı kendiniz yazın. Nasıl mı?

Şöyle; önce bir durum tespiti yapın;

1- Şu anda halime şükretmem, kanaat etmem ve hakkında olumlu düşünmem gereken hayat parametreleri, sebepleri neler? Listele.

2- Yaşadığım olumsuz durum-lar için suçlu aramak, sebeplerde boğulmak yerine çözüm adına ne üretiyorum?

3- Hayata, olaylara ve kişilere bakış açımda bir yanlışlık var mı? Kişisel marka duruşumu kimseye danıştım mı? Eleştiri, tavsiye, yönlendirme aldım mı? Yoksa yalnızlığın şeytani şemsiyesi altında mı günlerim geçiyor?

4- Ulaşamadığım hedefler için bulunduğum noktadan tekrar planlama (iş ya da özel) yapmaya başladım mı? Ve bu planı daha radikal, daha değişime açık ve daha disiplinli ve daha uygulanabilir hale nasıl getirebilirim?

5- Kişiliğimi, karakterimi, davranış stillerimi tekrar tekrar gözden geçirebiliyor muyum? Her yıl her gün, her saat tek “ben” üzerine bir çok ben giydirirken iç dünyamı nelerle besliyorum?

6- Hangi ihtiyaçlar ne kadar ihtiyaç ve karşılığında verdiğim çaba ve moral gücü ne? Yalancı, yapay statüler peşinde koşarak maddeye, paraya ne kadar bağımlıyım? Eskilerin deyimiyle “derd-i maişet” denilen geçim konusunu ne derece doğru anlıyorum?

7- Sorunlarımla ona buna saldırmaktan, kızmaktan, hayatın kıvamını daha da bozmaktan başka yapabileceğim bir şey yok mu?

8- Kadere inanıyorsam bu dünyanın tüm yükünü neden ben kaldırmaya çalışıyor ve her şeye hakim olabilecekmişim gibi davranıyorum? Güzel niyet, doğru hedef, azami gayret ve hayatını akışına bırakmak varken çırpınmak ve batmak niye?

9- Moral ibrem sıfırlandığında, motivasyon havuzumun suyu çekildiğinde “beslenme kaynaklarım” neler? Yok ise artık bu kaynakları hayatıma perçinlemenin vakti gelmedi mi?

10- Yanlış zaman kullanımından, yanlış kişi ve olaylara oyalanmaya varana kadar hangi perdeler geldi gözümün önüne de bakışlarım bulandı, kendi gerçek hayatımı göremez oldum?

v.s. diyerek “acımasızca” soruları tokat gibi kendinize  vurmakla işe başlayabilirsiniz? Mümkün ise tek başına yapmayalım, “kamil” birilerine danışarak yapalım bu işi.

Durum değerlendirmemizi yaptık diyelim. Zaman kaybetmeden önce özel, sonra iş yaşamı için çok kısa cümlelerle yeni proje planı yapalım. Zaman denilen şeyi saniyelerle kaybettiğimizi, sevgi denilen şeyi asık bir surat ile yok ettiğimizi, tavır denilen şeyi  yanlış beden dili ve bakışlarla zedelediğimizi, iç huzur denilen şeyi de hiçbir şekilde kalıcı olmayan “madde”sel ölçülere kurban ettiğimizi fark ederek yapalım bu planımızı.
Bu arada tüm bunları yapabilmek için sakin bir kafa, düzenli bir oda-masa, sessiz bir ortam ya da beğenilen bir müzik ve yalnızlığın güç aldığı Yaratıcı’ya tevekkül ederek yapmak gerek. Yoksa karmaşa içerisinde yine karmaşa doğar emin olun.

Bir şeyler yazdınız diyelim ama uygulama zorluğu çıkacak belli. Uygulama zorluğu çıkaran şeyler sizin daha önce hayatınıza bilerek dahil ettiğiniz şeylerdir. Bu bir kişi ise değişmesini, ayak uydurmasını uygun tavırla tavsiye etmelisiniz, yoksa bırakın. Bu bir alışkanlık ise sanki uyuşturucu gibi ele alın ve tedavi ihtiyacı hissederek o kötü alışkanlık ne ise bırakın. Zaman yok eden virüsleri çıkarın hayatınızdan. Size kendinizi unutturan, planlarınızı görmezden gelen, dalga geçen, küçümseyen, sizi huzursuz kılan ne varsa tek tek yazın ve zamanla icabına bakın bunların.

Tüm bunları yaparken herkesin çok konuştuğu ama pek kimsenin de doğru anlayamadığı insan, zaman, kişilik, benlik, karakter, hayat v.s. gibi konularda daha doğru bilgilere ulaşmaya çalışın. Özellikle yeni moda yazılarla değil tarihi eski ama içeriği sonsuz güzellikleri anlatan kitaplara yönelin.

Diyelim bunları yapabilmek adına biraz zaman geçirdik ve yazılı hale getirdik şimdi sıra geldi asıl sözleri hazırlamaya. Tavsiyeler;

1- Kendinizi üç beş cümlede anlatmaya çalışın. O cümle-leri tekrar tekrar okuduğunuzda “tam da beni anlatıyor” deyin.

2- Hem hatalarınızı, hem başarılarınız aksettiren cümleler kurun geçmişinizle ilgili. İtiraflar da, hüsranlar da, gurur duyacağınız cümleler de olsun içinde.

3- 2. Madde çerçevesinde sizi en çok etkileyen, ders aldığınız önemli kişi ve olaylardan bazılarını kulağa küpe şeklinde serpiştirin yazıya.

4- Önce insan olmanın, sonra da “kişisel” duruşunuzla ilgili sorumluluklarınızı hatırlatan öğeler ekleyin yazınıza.

5- Erteleyerek biriktirdiğiniz şeylerin bulunduğu sepeti boşaltın biraz ortalığa. Geciken özürler, teşekkürler, tamamlanamayan hedefler, güzelliklerle doldurulmayan başka hayat sepetleri  v.s. dökün eteklerinizde sakladığınız ne varsa.

6- Ümit aşısını tekrar yenileyin bir fidan gibi bedeninizin, ruhunuzun bir tarafına. Ve bu aşı tutmazsa ölene kadar tekrar, tekrar her baharda aşılayacağınıza söz verin.

7- Karşınıza çıkan, oyalayan ve yanlış yollara sürükleyen şeytan tiplilere sorun tekrar “sahi, siz kimsiniz, kim oluyorsunuz, benim hayatımda işiniz ne” diye.

Ben uzatıyorum ama siz daha fazla uzatmadan bitirin yazınızı. Siz şimdi zannediyorsunuz ki, bu gibi yazıları insan yılda bir defa ancak yazar diye. Yanlış, hemen unutun bu düşüncenizi. Müdürünüz, öğretmeniniz ya da komutanınız olsam emrederdim bu gibi değerlendirmeleri az ve öz, çok boğulmadan en az haftada bir kez yapın diye.

“Sen yapıyor musun ki?” diye sorarsanız Marka Sizsiniz’deki yazılara bakın derim. Ve bu yazı dahi niçin yazıldı zannediyorsunuz. Motivasyon ve moral gücü için kitap okumaktan, büyüklerime danışmaktan, dua etmeye varana kadar bir çok şey yaparım bir de üstüne böyle yazılar yazarım. Belki hem bana hem sizlere faydası olur diye.

Umarım işe yarar, saygılarımla.

“Zaman”sız yaşamak!

Ben bu yazıyı yazarken saate bakmadım ve ne kadar süreceğini de bilmiyorum. Önemli de değil zaten. Sadece faydalı bir iş yapmak için harekete geçtim, o kadar. Kronometre kullanabilirim belki yazıya en fazla şu kadar zaman ayıracağım diye. Ama o da yazının keyfini kaçırabilir, o da yok yani.

Biz, zamanın kayıtlarını düşünmeden bir işi planlı, hakkını vererek, öncelik sıralamasına göre, yeteri kadar zaman ayırarak, faydalı bir şekilde bitirelim ve sonra zamana bakalım, ne kadar geçmiş diye. Hatta hiç bakmadan dinlenerek sıradaki işe koyulalım. Gerçekten acıktığımızda yiyelim, gerçekten sıkıldığımızda gezelim, film izleyelim, hep bilgiyle beslenelim, iş zamanı gerçekten iş yapalım, oyalanmayalım, tüm konularımızı daha basite, daha yalına indirgeyelim. Bakalım ne oluyor?

Eski zamanlarda, felsefede zamanı en derin anlatan kişinin Augustinus olduğu söylenir. Şöyle demiş “Eğer hiç kimse sormasa, biliyorum. Şayet bir sorana cevap vereceksem bilmiyorum.” Zamanı bir tılsım, düşünülerek elde edilecek bir keşif olarak görenler de var.  Zamanı bir sel gibi düşünürsek insan küçücük bir dalga gibidir diyor bazıları.

Sanırım biz hep bilinmezliği yaşıyoruz. Buna da fiilerin mekan ile birlikte kapladığı varsayım alanı olarak “zaman” diyoruz. Bilmediğimiz bir alemden, bu gördüğümüz varlık alemine akan bir nehir var sanki. Bu akıştan ne geleceğini, ne çıkacağını bilemiyoruz, hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. Bize düşen iyiye niyet etmek, sebatla gayret etmek. Sonuçların kime ait olduğu belli zaten. Yani onunla, bununla, şununla uğraşmamak ve algımızı, konsantrasyonumuzu bozan her şeye “elveda” demek. Bu da terk etmek oluyor. Hayatta bir şeyleri terk etmek de bildiğiniz gibi sufilerin yoluna çıkarıyor bizi. Yani zaman algımızla ilgili alışkanlıklarımızı terk etmemiz gerçekten çok zor.

John Maeda, Basitlik Kanunları ( MediaCat ) kitabında zamanın ilerleyişini hissetmenin bizi rahatlattığını, saati bilememenin tedirginlik vereceğini söylüyor. Web sayfaları yüklenirken ilerleme çubuğunu göremezsek bütün dünyamız yıkılıyor. Görür ve nerede olduğumuzu hissedersek rahatlıyoruz. Buradaki ölçümleme işe yarayabilir. Ama internet ve mobil dünyanın hızına aldanmak gerçek hayatta karmaşa yaratıyor. Özellikle de internet girişimcileri için. Evrende sürekli yaratılış ve gelişme, olgunlaşma vardır. Daha hızlı ya da daha yavaş olmaz. Öğrenme ve algılama geliştirilebilir ve hızlandırılabilir ama hayatın tüm parametreleri bizim düşünce hızımızda olmayacaktır.

Zamanı ve doğal olarak da işlerimizi hep doğrusal bir düzlem içinde ele almaya çalışırız. Geçmiş ve gelecek olarak yorumlarız. Dairesel şekilde ve bir çeşit kulvarın herhangi bir noktasında durduğunuzu düşündünüz mü hiç? Bulunduğunuz anın, aktiviteniz ile birleşerek bir anlam kazandığını ve yaratılış için geçmiş ve geleceğin belki de bir anlam taşımadığını. Boşuna mı söylemişlerdi “ezel ve ebed birdir” diye. Zor konulara girdiğimin farkındayım ama önemli.

Marka Sizsiniz’de yazmıştım; Acele edecek kadar yaşlandınız mı, Acele ettik de ne oldu, Geç kaldınız  diye. Acele etmenin büyüsü ne oluyor? Kime göre, neye göre? 65 yaşında hala hedefleri olan, mutluluk peşinde gayretle koşturanlar var, nasıl oluyor? Yetişmeyen işlerden bahsederken hayatımızı ne kadar kategoriye ayırdığımızı, etiketlediğimizi, planladığımızı düşünüyor muyuz hiç? Hep saat hesabı yapıyoruz. Dakika ve saniyeler zamandan sayılmıyor mu? Traş olurken kitap okuyan insanlar olduğunu bilirim. Paralel zihin kullanımına ne kadar gayret ediyoruz? Gereksiz düşünce seyahatlerinden sıfır noktamıza kaç zaman sonra dönebiliyoruz?

Zamanı bütünsel şekilde ele alsak. Zaten Işık yılı gibi ya da ölümden sonraki hayatta var olan zamansızlığa göre bizim bu dünyadaki yaşamımızın çok kısa olduğunu düşünsek. Ve daha sonra bu kısacık ömrü planlasak gün içindeki vakitler aracılığı ile. Bunu yaparken de artık Batı felsefesi değil de daha çok Doğu felsefesini baz alsak. Erken kalksak, acele ve kaygıyla değil de ruhumuzu dinsel, geleneksel, içsel yöntemlerle sakinleştirsek.

Bizde gece 24:00’dan sonra dönüyor ama eskilerde akşam gün dönümü olarak kabul ediliyor ve uyku, dinlenme, ev halleri de ona göre ayarlanıyormuş. Çok merak ediyorum eskilerde öğle arası, hafta sonu, 15 tatil, yaz tatili, emeklilik v.s. nasılmış acaba? O kadar kitapları nasıl yazmış bilginler, o kadar keşfi, icadı nasıl yapmışlar? Tabi ki bizim gibi sosyal medya ve internet dünyasında oyalanmıyorlardı değil mi?

Nasıl ki var olan, sürekli aşina olduğumuz şeyler aslında bizde körlük yaratıyor. Zamana dair alışkanlıklarımız da öyle. Zamansız ya da kendi zaman ölçülerimizle yaşayamıyoruz. Tamam, sabah servisin saati belli, yolda geçen zaman belli, mesaideki yoğunluk belli v.s. Ama yolda iken bir şeyler yapabilirsiniz uyumanın haricinde. İşyerinde işin zayıf olduğu zamanlarda kendinizi ve işinizi geliştirmek için bir şeyler okuyabilir, araştırabilirsiniz yönetimi çekiştireceğinize. Evdeki saate dikkat edin, uyumaya üç saat kala evde oluyorsanız ona göre, altı saat önce oluyorsanız da ona göre ayarlayın. Çocuğunuzla yarım saat oynayacaksanız gerçekten o kadar, sadece onunla ilgilenerek oynayın. Televizyon ve internet karşısında geçen zamanların size ne kattığına bakın. Her davete katıldığınızda, herkese cevap yetiştirmeye kalktığınızda, gereksiz işlerle oyalandığınızda ne oluyor, bir bakın.

Bu yazı bitti diyelim. Kahve yapacaktım onu bırakmıştım bu yazıyı yazmak için. İnternette boş boş gezecektim belki de, onu da bıraktım. Girişimimle ilgili, özelimle ilgili bir sürü sorun var diyelim. Onları da bıraktım. Bu yazıyı yazmadan önce de bizim ufaklığın kreşteki 23 Nisan kutlamalarına katıldım eşimle. 45 dakika bile sürmemiştir. Bana ne ki, orada olmam ve o duyguyu paylaşmam gerekiyordu. Bu yazıdan sonra Türk kahvemi içeceğim, orta şekerli. Yani gereken, öncelikli olan, beni mutlu kılan, vicdanımı rahatlatan ne ise onu yapmaya çalıştım.

Eskiler, itidal-i dem (Soğukkanlılık, acele etmeden tedbirle iş görmek, aşırılıklardan uzak bulunmak, hadiseler karşısında sarsılmamak, heyecana kapılmamak, sabırlı ve temkinli olmak ) derler bunu yakalamaya çalışıyorum hayatta, hırslarımda, ideallerimde. Ve zaman baskısı, geç kaldın baskısı, yaşlandın hala bir servetin yok baskısı, kariyer, CEO olmak baskısı v.s. v.s. Çok acımasız çok, hepimiz için. Birkaç yıldır ben de acımasızca sorguluyorum bu acımasızlığı. Belki de otuz beşimi geçtiğimdendir. “Zaman”sız yaşamanın ve kendi kriterlerimi koymanın harika olduğunu gördüm. Başkaları anlayamayabiliyor tabi ki, en yakınınızdakiler bile.

Diyeceksiniz ki “yoğun mesaide, bu dünyanın takvim düzeninde bunlar nasıl olsun?” o da başka bir yazının konusu. Ama şunu diyebilirim; “hayat kategorilerinize ve etiketlerinize göre anlamlı dilimlere parçalayın zihin aktivitelerinizi”

Devam edecek. Zamansız, kaygısız, kategorili, etiketli, planlı, verimli bir yaşam dileği ile.

Saygılarımla.

Girişimcilik ve sosyal sorumluluk.

Bu iki kelime hiç de hava atmak için kullanılacak kavramlar değil. Hani modaya, trende uyalım da internet  girişimcisi olalım ya da sosyal sorumluluk kampanyaları uygulayalım gibi. Girişimci aslında sosyal sorumluluk hisleriyle de yola çıkar sadece para kazanmak için değil. Yani insanlara faydalı bir şeyler sunmak ister. Sosyal sorumluluk da bireyin aksiyonundan başlayarak topluma olumlu anlamda yön veren bir hareket gibi devam etmelidir. Bizim kültürümüzde de esnaf olmanın etik kuralları bir çok yerde belirtilmiştir ama en akılda kalanı Ahilik teşkilatı, yani Şeyh Edebali’nin vicdan ve akıl kokan sözleridir.

Girişimci yalnızdır, aklına koyduğu proje fikrini gecenin bir saatinde eşinin yanında bulur ama yine de yalnız bulmuştur ve düşünmeye başlamıştır işte. Ama bu yalnızlığın en yakınlardan başlayarak değerlendirilmesi, enine boyuna tartışılması, mümkünse devamı için destek, anlamsız ise bırakılması için tavsiyelerde bulunulması gerekmektedir. Gelin görün ki hem maddi anlamda, hem de “düşünce tarzı” anlamında engellemeler başlar. En başta “saçmalama, doğru işine git, para kazan, kocaman adam oldun, ne evin var ne de araban, senin etin ne budun ne ki” gibi sözlerle ilk raund başlar. Ve bilirsiniz sayısı artan raundlar isterse girişimcinin cebinde milyon dolarlar olsun “hevesi” söndürür.

Çok iyi ve sosyal sorumluluğa katkıda bulunan projeler yaptığı halde şirketindeki üst yönetim ve arkadaşlarından bir kelime dahi takdir duymayan insanlar vardır emin olun. Kaç anne baba vardır ki çocuğunun girişim hayallerini, yardım etmeye gücü olmasa bile bari dinleyen, anlayışla yol göstermeye çalışan? Kaç insan vardır ki yola çıkan girişimciye hiçbir yardımda bulunamıyorsa bile içinden iyi dilekler, dualar gönderen? Bunları bırakın “vay be, adam parayı kıracak şimdi, benden akıllı da değil” diyerek önce nazar etmeye, hızını alamayarak kösteklemeye çalışan daha çok kişi bulabilirsiniz.

Şu andaki görüntü, özellikle teknolojiye ve internete dayalı girişimlerde “bir avuç” insan görüntüsü. KOBİ’lere kredi-hibe verenler var ya, bilmezler mi ki girişime başlayan kişinin daha şirketi bile yoktur. Olsa bile “en az bir yıllık” gibi şartlar da var bilirsiniz. Sonra Teknoparklar, Kosgeb, Tübitak v.s. gibi kuruluşların süreçlerinin de ömür törpüsü gibi olması nedendir? Krize çare bulmaya çalışmak güzeldir ama bir de “şu gençler ne yapıyor” diye kulak kabrtsa birileri iktidardan hoş olmaz mı? Okullardaki müfredatları daha girişimci, proje yürütücü ve analizci detaylarda yönlendirsek de üniversiteden sonra iş başa düştüğünde şok olmasa yeni yola çıkanlar.

Evet, girişimciler hem maddi hem de manevi anlamda “diğer” diyebileceğimiz insan tiplerinden destek görmüyorlar diyelim. Peki kendi tiplerinden, yani girişimci arkadaşlarından ne kadar destek görüyorlar acaba? Ha, diyeceksiniz ki, herkes kendi derdiyle meşgul, kimin derdinden kime ne! Yok öyle arkadaşlar, bence girişimciler için en büyük sosyal sorumluluk önce kendileri gibi yola çıkanlara destek olmaktır. Bu da sadece sosyal medyada abone olmakla, “like” yapmakla, birkaç yorum yazmakla olmuyor. Bunlar da tabi ki bir şey ama bir de Burak Büyükdemir gibi organizasyonlar kuranları, Uğur Özmen hocam gibi yol gösterenleri, yardım edenleri düşünün. Destek olmak için her zaman yapılabilecek daha fazla bir şeyler vardır eminim.

Çok güzel gelişmeler var, biliyorum ve umutluyum ama çook gerilerden geldiğimiz de ortada. Yarış yapmıyoruz, hırs yapmıyoruz yanlış anlaşılmasın. Adam akıllı, ayakları yere basan işler yapmak istiyoruz tabi ki! Ama girişimci isek önce kendimize bakalım. Bencillik havuzumuzun derinliğini, hep bana Rabbena tavırlarımızın baskınlığını ölçelim. Bu yazı da şikayet yazısı gibi ama artık şikayet etmeyi bırakalım. Yakın ve uzak her tehlikeye karşı nakit yönetimimizden, geliştirme stratejilerine varana kadar daha akıllıca davranalım. Zaten çevrenizde “bak ben sana söylemiştim batacaksın diye” demeyi bekleyen o kadar kendini bilmez var ki!

Ayağa kalkın, miskin miskin oturmayın bilgisayar karşısında ve yola çıkın. Hem kendi girişiminizin reklamını yapmak hem de diğer arkadaşlarınıza destek olmak için. Girişimci bir gün ölecekse oturduğu ya da yattığı yerde ölmez. Ayakta ölür, yolda ölür. Aksiyoner insan olmak, sosyal sorumluluğu yeni nesillere aşılamak da ancak böyle olur. 

Saygılarımla.

Kişisel Markalaşma konusunda sık sorulan sorular – 1


SORU: İnsan marka olmak için mi yola çıkar, çabalar yoksa zaten yaptıkları ile mi kişisel marka olur?
 
Bu soru, yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar sorusunu hatırlatıyor biraz. Gerçekten de belli hedefler için yola çıkarak ısrarla o yolda devam edenler her yerde adından söz ettiriyor. Hedef tavuk olmak ise yumurta gerekiyor, yumurta için ise hedef, yani tavuk olmak gerekiyor gibi bir durum çıkıyor ortaya. İnsan da, dünya da kısacası tüm varlık tek yönlü bir çizgide yol almıyor ki. Hep çift yönlü bir gayret ve sebep sonuç ilişkisi var değil mi?

Öncelikle bir konuyu tekrar vurgulayalım. Kişisel marka olmak bir bilim dalı, bir disiplin, bir öğreti filan değildir aslında. Sosyal hayattaki duruşumuzun bir simgesidir. Bazıları için güçlü bir ikon halini alır, bazıları için ise zayıf. Bazıları daha geniş yelpazede marka olur, bazıları ise kendi çapında. Bazıları birçok konuda söz sahibi olabilir, bazıları ise belli konularda ya da bir konuda daha fazla ön plana çıkar. Kişilik ve davranış tipleri de bildiğiniz gibi şartlara göre değişebiliyor. Birçok “ben”i terk etmek de kolay olmuyor hayatta.

Tom Peters 1997 yılına bu ifadeyi kullanana kadar kişisel markalaşma yok muydu yani? Vardı tabi ki fakat kavram bu değildi. Kişisel gelişim tarihi ve eleştirisi yazıldı geçenlerde Newsweek Türkiye’de Ayçin Noyan tarafından. İnsanoğlunun kendini tanımasından, pozitif düşünmeye varana kadar  tüm tavsiyeler son iki yüzyılda mı çıktı yani? Yok böyle bir şey. İlk insan yaratıldığı günden bu yana sorgulanmaya başlandı bu gibi konular. Din, toplumsal gelenekler, psikoloji, sosyoloji ve hatta biyoloji neyi anlatıyor bize? Tabi ki insan gibi bir insan olmayı ve kıvamında, dengeli bir hayat yaşamayı anlatıyor hepsi. İlk kişisel gelişim kitabı diye bilinen, 1859’da Samuel  Smiles’ın yazdığı Self-Help kitabından bahsediliyor. Tamam iyi hoş da bizim kültürümüze bakarsak Yunus Emre, Mevlana ne anlatmıştı ta eskilerde. Masal mı yoksa! 

Hangi kültürde nasıl algılanırsa algılansın ama ortada bir kavram ve altında yatan derin bir anlam var. Herkes de bu anlamın ve bu anlamı da aksiyona dönüştürerek üç günlük dünya da mutlu olmanın peşinde.

Doğduğumuz andan itibaren gelişmeye çalışırız. Önce ailemiz yardım eder, sonra kendi gayretlerimiz ve çevremizin desteği ile öğrenerek, tecrübe kazanarak devam ederiz hayata. İster iş dünyasından ister özel yaşamımızdan rol-model kişiler belirleriz kendimize. Bunların çoğu özenti, imrenme hatta kıskanma duygularıyla ortaya çıkar.  Hayaller kurarız, hedefler belirleriz, çok çalışırız, belki de hırsımızın esiri oluruz. Kim nasıl adlandırır bilemem ama bana göre “marka insan” olmak için yola çıkılmıştır zaten. Yola çıktığımızda, trafik kurallarına ihtiyaç olduğu fark edilir. Eğitimler, seminerler, kitaplar, mentorler, koçlar, danışmanlar v.s. derken daha verimli yöntemler keşfetmeye çalışırız. Tüm bu çabalar bizi hangi noktaya getirir? Tabi ki sosyal platformlarda marka boyutları daha fazla dikkat çeken bir kişi hailine geliriz. Yeterliliklerimiz, stillerimiz, standartlarımız, mesajlarımız v.s. yansıttığımız her şey başkalarının algı dünyasında daha belirgin hale gelir. Tüm bunları plansız, çaba göstermeden, belli adımları uygulamadan yapmak mümkün mü? Eğer Allah’ın özel kulu olarak bir mucize gerçekleşmeyecekse, tabi ki imkansız.

Demek ki marka olmak için yola çıkmasak da çabalarımız bizi o noktaya götürüyor. Yola çıktıktan sonra kişisel markalaşma adımlarına dikkat edersek yine bizi o noktaya götürüyor. Diyelim ki pek hazzetmiyoruz “kişisel gelişim”, “kişisel markalaşma” gibi ifadelerden ve bu yazılanları çizilenleri siz zaten hakkıyla yerine getiriyorsunuz. O zaman zaten yeni kavramlara ve anlamlara ihtiyacınız yok demektir. Herkes önünüzde saygıyla eğiliyordur diye kabul ediyoruz.

Bir örnek vereyim. Bir şirkete gidin, üst ve orta kademe yönetim kadrosunu toplayın. Çok basit kişilik ve davranış testlerinden bazılarını uygulayın ve onlara “kim” olduklarını anlatın. Sonra da hem özel hem de iş hayatlarında başarı sağlamaları için tavsiyelerde bulunun. Bu insanların yaşları da büyük ihtimalle 35 ve yukarısı olacaktır zaten. Göreceksiniz ki daha kendilerini tanımayan, ilişkilerindeki algı dünyasını fark edemeyen, okumayan, araştırmayan bu konular üzerine kafa yorarak kendi yol haritalarını çizmeyen bir sürü insanla karşılaşacaksınız. İş, hava atmaya, güç gösterisinde bulunmaya ya da sadece paraya odaklanmaya gelince ellerine su dökülmez bunu herkes bilir. Emin olun bu insanlar da “kişisel marka olmak için yola çıkmaya gerek yok canım” diyenlerdendir.

Merakımı mazur görün lütfen. Dini ilimler ve bilginlerin öğretileri desek pek de öyle içine daldığımızı ve uyguladığımızı söylersek yalan olur değil mi? Eğitim seviyemizin ve yabancı dil seviyemizin de pek yukarılarda olmadığını düşünürsek yabancı kültürden TV ve internet dışında pek faydalandığımız da söylenemez. Konunun uzmanı olan, yıllardır danışmanlık yapan, eğitimler veren, yazılar yazan insanlara gidin sorun yaptıklarınızın karşılığını alabiliyor musunuz “hem manevi hem de maddi anlamda” diye? Size büyük tepkisizlik, vurdumduymazlık ve maddi olarak değersiz görülme gibi serzenişlerde bulunacaklardır eminim. Lütfen çizdiğim bu olumsuz tabloyu yanlış anlamayın. Dünyadaki trendleri, gelişmeleri nerdeyse 15-20 yıl geriden takip eden memleketimin insanları markalaşmak için yola çıkmayacak da ne yapacak! Evet yeni kavramlar bulunacak, yeni anlamlar tartışılacak, yeni ufuklar çizilecek ve düşünmeyi erdem bilen nesiller yetişecek. 

Ve tabi ki yapay, reklam kokan, popüler kültürün esiri, kasıntı davranışlar sergilemeden. Usulünce, edebince, sindirerek, çok konuşmadan ısrarla uygulayarak ve yola devam ederek. Bu yolda olan ve çabalayanlara selamlarımı ve başarı dileklerimi iletiyorum. Marka Sizsiniz bu konuda elinden gelen desteği sağlamak için hep yanınızda olacak.

Saygılarımla.