
Her insanın doğuştan bir marka değeri taşıdığını düşünüyoruz. Kişiliğin oluşması ile birlikte, eklenen eğitim ve tecrübeler bizi yaşamda bir noktaya getirir. Bu noktaların her hangi birinde “durun, marka sizsiniz” diyoruz.
devamı için tıklayınız!






"Yıllardır çevre konusunda yaptığı eylem, konuşma ve projelerle ülkemize çok şey kazandırmış, melek kıvamında bir insan. Her zaman tükemi kültürünün bağımlılık yaratan alışkanlıklarına karşı durarak düşüncelerini kimseden kormadan ifade eden bir kişi Hayrettin Karaca. "
1929’da İstanbul’da doğdu. 1951 yılında İ.T.Ü.’den Makina Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. 1954 yılına kadar Carrier Corp. Türkiye Şubesi’nde Tesisat Mühendisliği görevini sürdürerek bu konuda ihtisas sahibi oldu. 1954 yılında İshak Alaton’un teklifi ile iki kişilik Alarko Kollektif Şirketi’nin eş ortağı olarak faaliyete başladı.
Rosa Louise Parks (4 Şubat 1913 – 24 Ekim 2005) ABD vatandaşı insan hakları savunucusu. Rosa Parks ABD'de Alabama eyaletinde doğdu. 1943'te Amerikan Yurttaş Hakları hareketine katıldı. 1955'te Alabama eyaletinde, zencilere uygulanan ayrımcılığa karşı tavır koyarak sonrasındaki hareketin başlangıcını yapan kişi oldu.
Biri edebiyat diğeri sinema alanında yaratıcılıklarını gösteren iki köy enstitüsü öğretmeninin oğluydu. Hem para kazanacak hem de sanat yapacaktı. Her şeyden önemlisi çabucak başarılı olacaktı. Bir çocukluk arkadaşının söylediği şu cümle kişiliği hakkında önemli bir ipucuydu: ‘Emrah saklambaç oynarken hiç gizlenmezdi...
14 yaşındayken annesi, Cootie Williams'ın enstrumental West and Blues albümünü ve kayıt yapabilen bir plak makinesini ona hediye eder. Ertegün bir yandan çalarken kendi yazdığı sözleri mikrofona okuyor ve bunları kaydediyor, abisi Nasuhi Ertegün ile birlikte odalarında sevdikleri müzikleri dinliyorlardı. "16 yaşındayken bir pop müzik uzmanı sayılabilecek kadar bilgim...
Prof. Dr. Mehmet Öz, 11 Haziran 1960'da babasının görev yaptığı Cleveland'da doğdu. 1982'de Harvard Üniversitesi'ni bitirdi, 1986'da Pensilvanya Üniversitesi'nden tıp doktoru unvanını aldı. Halen Columbia Üniversitesi Irwing Kalp Cerrahisi Profesörü olan Öz, ayrıca aynı üniversitenin Tamamlayıcı Tıp Programı'nın kurucusu.
1942’de Londra’da doğdu. Zihin Haritaları’nı dünyaya öğreten kişi. 2006’da bu konuda kendi yazılım paket programını çıkardı. Bazı tespitleri; • Üzerinde yatırım yapmayı düşündüğünüz bir şey varsa; o beyin olmalı... • Hayvanlar ve çocuklar en iyi eğitmenlerdir; onları izleyin ve öğrenin.
Cem Kozlu 1946 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'den sonra üniversite öğrenimi için ABD'ye gitti. 1986-1988 arasında Komili Holding Genel Müdürü olarak görev yaptı. Kozlu, 20 Ekim 1991 genel seçimlerine kadar THY Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak hizmet verdi. Daha...
Sir Richard Charles Nicholas Branson (d. 18 Temmuz 1950 Shamley Green, Surrey, İngiltere), İngiliz yatırımcı, işadamı, 350'den fazla şirketi bulunan Virgin şirketler grubunun CEO'su. İlk ticari başarısını henüz 16 yaşında iken çıkardığı Student adlı dergi ile kazandı.
1962 doğumlu, Saint Michel Fransız Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi mezunu olan Muzaffer Akpınar, evli ve iki çocuk babasıdır. İş hayatına 1986 yılında Penta Tekstil’in kurucu ortağı olarak başlayan Akpınar, 1993 yılında KVK Mobil Telefon Hizmetleri AŞ’nin CEO görevini üstlenmiştir.

İki kelime hem birbiriyle bağlantılı hem de tamamen farklı şeyler. Her gayret eden istediği sonuca ulaşabilir mi? Hayır. Gayret etmeyenin sonuca ulaşması mümkün mü? Mucize olmaz ise o da “hayır”. Peki irademiz çerçevesinde bize düşen ne? Tabi ki çaba göstermek. Yani kaderci anlayışa dayanmamak.
Gayret nereden başlar biliyor musunuz? Önce niyetlerden. En zor olanı da budur zaten. Hangi niyetle yola çıkıyorsun? Çok güçlü ve zengin olmak ve insanlara hava atmak için mi? Yoksa gerçekten insanlığa faydalı şeyler sunmak ve huzuru hissetmek için mi? Sonra düşüncelerimize, algılarımıza tutunarak devam ederiz yola. Fakat, duygusal karar alma mekanizmalarımızı, algı karmaşamızı ve tabi ki beynimizin bize oynamaya çalıştığı oyunları sorgulamadan devam ederiz. Bir de bunun adına “gayret” deriz. Yok öyle işin kolayı. Sistematik bir biçimde çaba göstermek gerekiyor. Yoksa boşa kürek çekmek gibi bir şey.
Proje yönetim metotları, pazarlama süreçleri, yalın iş süreçleri ve otomasyonları hep bu nedenle çıkmıştır. Bu modelleri insan düşünür ve çizer. Ve tekrar kendi modelleri ile düşünce dünyasını besleyerek yeni yaşam modelleri çıkarmaya başlar. Örneğin, marka konumlandırma stratejilerinin kişisel markamızın sosyal konumlanmamıza uyarlanması gibi. Yani çift yönlü çalışan modellemeler gidip geliyor zihnimizde.
Çok çalışmak, aşırı çaba göstermek takdir edilecek bir durum. Fakat dengesiz bir hırs içinde, saldırgan tavırlarla, amaçsızca koşuşturmak değildir gayret etmek. Siz hiç gördünüz mü bir ticari markanın bir çok mesajı bir arada vererek her biri birbirinden farklı algılar oluşturduğunu. Aklınıza üç ticari marka getirin. Her biri için en doğru kelimeyi bulun. Büyük ihtimalle birçok kişi o kelimeye yakın anlamları olan kavramlarla tanımlayacaklardır o markayı. Çünkü mesaj karmaşası değil mesaj yalınlığını tercih eder markalar. Gelin siz bunu kişisel markalaşma sürecindeki gayretlerinize yorumlayın. Israrla aynı mesaj çerçevesi içinde kalmanız, değil insanların, internet arama motorlarının dahi sizi o şekilde tanımasına yol açacaktır.
Gayret etmenin en önemli değişkenlerinden biri de odaklanmak. Yalın düşünme süreçleri ile birlikte hedefe odaklanmak ve kaçakları sürekli gözlemlemek gerekir. Unutmayın, psikologlar da “çevremizde önemsiz gibi görünen pek çok şeyin davranışlarımızda etkisi olduğunu” söylüyorlar. Uyarıcı ve tetikleyici mekanizmaların bize bir tuzak gibi kurulu olabileceğinden bahsediyorlar. Bir deneyde iki grubun birine normal kelimelerden oluşan cümleler, diğer gruba ise yaşlılığı çağrıştıracak kelimelerden oluşan cümleler veriyorlar. Ve deneyden sonra koridorun sonundaki kapıdan çıkmalarını istiyor doktorlar. Yaşlılık çağrıştıran kelimelerle dolu cümleleri okuyan deneklerin kapıya doğru yürürken, diğer gruptakilerden çok daha yavaş ilerledikleri gözleniyor. Renkler, sesler, kokular v.s. dikkatimizi dağıtmak için her şeyin etkisi var. Cordelia Fine- A Mind of Its Own ( Başına Buyruk Beyin – Sel Yayınları)
Diyelim çok fazla gayret gösterdik ve elimizden geleni yapmaya çalıştık. Sonuç? Şu ana kadarki tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki “çalışınca oluyor” Çok klişe bir ifade değil mi? Ama öyle. Çok az durum vardır ki her şeye dikkat edildiği halde sonucu olumsuz olan bir adım. Onu da işte o zaman kadere bağlayabiliriz. Ama evrenin yaratılışında ve sonuna kadar her olay sebepler çerçevesinde insanın başına gelmektedir. Yoksa bireysel irademizin bir anlamı kalmaz idi.
Sonucunu almadığımızı zannettiğimiz ya da olumsuz olduğunu düşündüğümüz birçok konuda yılar sonra “her şeyde bir hayır varmış” diye mırıldanırız. Çünkü noktalar birleşince büyük resme daha hakim hale geliriz. Bize negatif gibi görünen o her noktacığın yaşam döngümüzde bir anlamı var. Bu anlamı kavramaya, yorumlamaya çalışmak da bize bağlı. İnsanın “niyet etmek, düşünmek, meyil göstermek ve tabi ki harekete geçmeye kalkışmak” ile ilgili sorumluluğu var. Fiilin tam olarak gerçekleşebileceğini matematiksel bir kesinlikle kimse ifade edemez.
Sonuçları tahmin etmek, analiz etmek, ihtimal hesapları yapmak, algıları ölçmek v.s. hepsi önemli. Kabul ediyorum. Yazdıklarım da “kadercilik” çerçevesinde anlaşılmasın sakın. Sonucu gayretten önce düşünerek kaygıya, korkuya kapılanlara söylüyorum. Ne zaman planlı bir şekilde ısrarla çalıştınız da olmadı! Ne zaman ısrarla bir kapıyı çaldınız da açılmadı! Ne zaman en saf niyetle yola çıktınız da hedefinize ulaşamadınız! Ne zaman mantık ve sezgilerinizi doğru zamanlama ile doğru oranda kullandınız da olmadı! Ne zaman? Tabi ki hiç bir zaman, değil mi?
Saygılarımla.
Daha çok kısa bir süre önce filmlerin, kaset bantlarının kopmasından bahsederdik. Tamir etmeye çalışırdık. O zamanlar böyle harici bellekler, dvd ler filan yoktu. Tamir edilse bile orijinali gibi olmazdı ama idare ederdi işte.
Mutsuz ve sıkıntılı anlarımda filmin nerde koptuğunu arar dururum, bulduğum zaman dünyalar benim olur. Onunla yüzleşir, doğru yorumlamaya, doğru algılamaya çalışır ve yoluma devam ederim. Bu durum, özel hayat ve iş hayatı için de geçerli. Bu topraklarda yaşayan insanlar için de film bir yerlerde kopmuş, bir türlü bağlayamıyor, tamir edemiyor gibi bir durum var sanki.
Şu sorulardan yola çıkarak nasıl bir karmaşa yaşadığımızı kısaca sorgulamak istiyorum. Allah uzun ömür versin, az kalmış olsa da hala yaşamakta olan bir nesil Arapça ve Farsça’nın yoğun olduğu bir Osmanlıca ile büyüdü mü? Evet. Atatürk harf inkılabını yaparak özgün Türkçe’yi yerleştirmeye çalışarak zihinlerdeki tüm kültür mirasını yok etmeye mi çalışmıştır? Kesinlikle Hayır. Okur yazarlık oranımız hala sorunlu, özellikle kız çocuklarımızın eğitimden yoksun bırakılması gibi sorunlar hala var mıdır? Evet. İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dilleri öğrenebilen ve bu konuda araştırmalar yapabilecek seviyeye gelen insan sayısı çok ama çok az mıdır? Evet. Türkçe edebiyat ve akademik, bilimsel yayın içerik azlığı ile utanç duymalı mıyız? Evet. Biraz soluklanın ama sorulara devam edelim lütfen. İnsan düşünceleri ile şekillenen bir varlık mıdır? Evet. Düşünceler önce içi anlam dolu kavramlardan yola çıkarak ve başka kavramlara ulaşır mı? Evet. Peki, bu kadar dil karmaşasında ve diğer zorluklarla kafası karışık bir milletin doğru kararlar vererek doğru adımlar atması mümkün müdür? Hayır.
O zaman ne diye kavramları kendimize göre yorumlayarak, sulandırarak, laf atarak üzerinde kafa patlatmaktansa çöpe atmayı yeğliyoruz. Çünkü daha kolay geliyor da o nedenle. Demokrasi, Cumhuriyet, Adalet, Halkçılık, Sosyal Devlet, Teamül gibi bir çok değerli kelimeyi sulandırabilmiş bir toplumuz biz. Bilginin hakiki kaynağına ulaşmak zor ya. Önce saygı duyarak sonra sorgulamak, araştırmak zor ya.
Örneğin, “kişisel gelişim” kavramını ele alalım. Bir zamanlar daha kuvvetli bir furya idi hala da kitapçıların birkaç sütunu bu kitaplardan oluşuyor, yığınla. Bir yandan herkes danışman, koç v.s. olmak için can atıyor. Bir yandan bu gibi konular üzerinden acaba nasıl para kazanabilirim diye işin püf noktalarını kapmaya çalışanlar var. Bir çok kişi için de bu kavram artık çöpe atılmalı, tiksindirici bir şey. Öyle mi?
Yok efendim öyle değil. Bu iki kelimeyi ifade olarak beğenmeyebilirsiniz. Yanlış yorumlayanları, yanlış şeyler anlatanları, insanları motivasyon gazı ile birkaç saatliğine balon gibi şişirmeye çalışanları lanetleyebilirsiniz. Ama tüm bunları yapacağınıza bu gibi kavramların nasıl anlaşılmaya çalışılması gerektiğine dair bilgiler paylaşsanız daha iyi olmaz mı? Hangi bilgilerin insanları daha da çaresizliğe sürükleyebileceğini, doğrusunun ne şekilde olması gerektiğini sistematik bir biçmde anlatamayı deneseniz olmaz mı? Kavram ve düşünce fakirliği çeken insanımıza bu gibi ifadelerle nelerin doğru anlatılabileceğini düşünseniz olmaz mı? Nedir bu kavramları yerden yere vurmak, “gavur uydurması” diyerek terslemek ve çöpe atmak. Avrupa ve Amerika’da insan ve hayat dinamikleri üzerine, psikoloji, sosyoloji üzerine yapılan araştırmaları geride bırakacak kaç üniversitemiz ve akademisyenimiz var Allah aşkına. Ki “aman bunlar saçma, kanmayın bunlara” diyerek tersliyoruz.
Bu kavramdan yola çıkarak birkaç yıldır üzerinde kafa yorduğum konuya geleyim. Kişisel markalaşma. Eğri oturalım, doğru konuşalım. “Brand you” ifadesini Tom Peters kullandıktan sonra tüm dünya bunu konuştu. Hala da farklı versiyonları da olsa bir çok danışman, bilim adamı dahi konuşuyor. Bu konuya özel üniversite kuranlar bile var. Bu konuya özel yazılım projeleri yapanlar var ( ben de yapmaya çalışıyorum bu arada ). Peki yıllardır ülkemizde direkt bu konu üzerine yoğunlaşan, eğitimler, seminerler veren kaç danışman, koç var. İki elin parmaklarının sayısını geçer mi? Örneğin Yasemin Sungur gibi bunu yıllardır kim telaffuz etti? Sekiz yıl önce Turkcell’de bir yazıda kullandım “Marka Sizsiniz” ifadesini. O da “brand you” nun Türkçe karşılığı zaten ama kulağa hoş geliyor o başka mesele. Son iki yıldır da blog yazıları ve küçük seminerlerle anlatmaya çalışıyorum. Yani kavramı çöpe atmaya değil içini toplumsal değerlerimize uygun şekilde daha da doldurmaya çalışıyorum. Aslında hayata dair ne varsa yazıyorum. Çok faydalı bulduğunu söyleyen ve giderek büyüyen bir hedef kitle de var. Eğer tüm bu eğitimli kitle ve ben yanlış yolda isek vay haline bu milletin!!!
Bu kavram üzerinde biraz duralım. Kişisel markalaşmanın ünlü, şöhret, zengin, güç-nüfuz sahibi, elit, hükmeden, ütopik hedefler peşinde koşan, hırsının esiri olan v.s. gibi insanlar yarattığını da kim söyledi size! Bu kelimelerin kişisel markalaşma ile alakası olmadığını defalarca yazdım. Tam tersi mütevazi olmanın, iletişime açık olmanın, uzlaşmacı olmanın, realist hedefler koymanın, gaza gelmemenin, önce kendini tanımanın, tanımlamanın asıl markalaşmak olduğunu da vurguluyorum her yerde. Başkaları sadece görsel imaja ağırlık vererek kişisel markalaşmayı böyle anlayabilir. Bazıları da ünlü olup hava atmak olarak da algılayabilir. Bu gibi kişilerin kovası küçük ve dar ve hemen doluveriyorsa bana ne. Ben kişisel marklaşama kavramı ile ilgili kovama çok şey sığdırmak istiyorum ve herkese de bunu anlatmaya çalışıyorum. Ve hatta masanızdaki takvim, Outlook’unuzdaki görevler gibi somut takip yöntemleriniz olsun diyorum. Yurt dışında da gerçekten bu ve buna benzer kavramlar altında harika uygulamalar, somut takip yöntemleri var. Üç beş kişisel gelişim kitabı okuyarak, birkaç kişisel markalaşma makalesini gözden geçirerek işin aslını kavradığımızı mı zannediyouz?
Gelin kafamızda kurguladığımız anlamları sorgulayalım. Maşallah, her şeyi çok iyi anlıyoruz, süper anlamsal zenginlikler yaratıyoruz kendimize. Anlamsal zenginliklerin ancak kavramsal yönlendirmelerle mümkün olacağını unutmayalım. Ve bu kavramları çürütmeye değil daha da anlamlandırmaya çalışalım. Umutsuz vaka ise çöpe atabilirsiniz. Ama örnek verdiğim şu iki kavramı çöpe atmanız neredeyse tüm dünyaya saygısızlık olur. Mevlana ve Yunus Emre gibi seviyelerine ulaşmamız mümkün olmayan yüce şahsiyetlerin bahsettiği konularla ortak yanları çok fazla olan bu konulara at gözlüğü ile bakmayalım derim.
Eski dilde “ictihad farkı” derler. Hukuk’ta da geçerlidir hala ve referans olarak alınabilir, kanun gibidir başka davaların örnek teşkil eden yorumları, kararları. Siz de yorumlayın, eleştirin, ekleyin, katkıda bulunun ama “bu konularda boşuna uğraşmayın, anlamsız” diyerek genellemeyin lütfen.
Bu da bu konuda eleştirel yaklaşımlara cevap olarak yazdığım tek ve son yazı olsun. Anlatamadı isem bu sayfakardaki tüm yazıları, ama tüm yazıları okumaya davet ediyorum arkadaşları. Hala anlatamadı isem lütfen hakkınızı helal edin, zamanınızı almış, zihninizi meşgul etmişimdir, özür dilerim.
Saygılarımla.
Bir süredir eğitim, danışmanlık, koçluk gibi hizmetlerle ilgili bana “bu hizmetleri veriyor musunuz” soruları geliyordu. Fakat bildiğiniz gibi Marka Sizsiniz bir danışmanlık firması değil. Ama o yolda ilerliyor sanki. Hatta ufaktan danışmanlık hizmetlerine başlamış oldum zamanım ve bilgim elverdiği sürece. Tabi ki Marka Sizsiniz konsepti çerçevesinde. Seminer ya da eğitim gibi tek taraflı iletişim yerine ( genelde öyle oluyor ) “atölye” çalışması adı altında, kişisel markalaşma sürecini daha detaylı aktarabilmek için “workshop” tarzı aktiviteler düzenlemeye karar verdim. Ve aşağıdaki süreç diyagramını baz alarak katılımcılara konuları bu çerçevede aktaracağım. Ayda iki kez, üçer saatlik seanslar şeklinde olmasını düşünüyorum. Yer olarak da katılımcı sayısına bağlı olarak uygun bir mekan ile anlaşma yapacağım. Sponsor olmak isteyen varsa hayır demem
» yazının devamı
Üniversiteden yeni mezun oldunuz ya da çok az kaldı. İş bulmak için torpiliniz hazır ise, ya da mükemmele yakın özellikleriniz var ve piyasada sizi havada kapacak şirketler hazır bekliyorsa bu yazıya ihtiyacınız olmayabilir. Hiç de öyle olmadığını ve büyük oranda olmayacağını da biliyorum aslında. Gelin önce bir durum tespiti yapalım, bakalım ortalama 25 yaşında iken hangi avantaj ve dezavantajlarımız var?
» yazının devamı
Geçenlerde “Kişisel Markanızı her gün yeniden konumlandırın” diye bir yazı paylaşmıştım. Okumayanlar bu yazıyı okumadan önce ya da sonra bir göz atabilir. İnsan, keşfedilmesi, anlaşılması zor bir varlık. Bilim adamları bu konularla uğraşmaya devam ederken, gelin biz de anladığımız kadarı ile hayat yolculuğunda başımıza neler geldiğini farklı bir açıdan inceleyelim.
» yazının devamı
2,3 yaşındaki Tuna oğlumuz bir kaç çizgi filmin hastası oldu bile. Bunlardan biri de “Arı Filmi”. Seyretmeyen büyükler varsa tavsiye olunur. Ben de parça parça seyrettim, film çok yaratıcı ve eğlendirici. Filmde ne varsa tabi ki Tuna’cık da taklidini yapıyor. Filmde arılar bir işe ekip halinde başlarken ya da bir sorunu çözmeye çalışırken “Arı gibi düşün, arı gibi düşün” diyorlar koro halinde. Beni daha çok şaşırtan ve düşündüren Tuna’nın şu cümlesi oldu. “Baba gibi düşün, baba gibi düşün”. Eyvah dedim. Çocuk, annenin ve babanın düşünce kalıplarını dahi taklit edebiliyor ve o şekilde düşünmeyi öğreniyorsa ne olacak! Ve korktum, bu sorumluluk bana ağır geldi.
Garip bir el hareketi ile burnumu kaşıyorum, aynısını yapıyor. Arabayı kullanırken gözünü benden ayırmıyor. Baba senin göbeğin kocaman, benimki minik diye karşılaştırma da yapıyor. Bir yemeği “dürüm” haline getirmişsem illa ki onu deniyor, ondan tatmak istiyor. Koltukta benim rahat oturduğum gibi oturarak taklidimi yapıyor v.s. Neyse, uzadı.
» yazının devamı
Her gün, yeni bir fırsattır. Nefes aldığımızda tekrar verebilme nimetini yaşamak gibi. Geceye dalmak ve güne uyanmak. Bir gün önce olanlar vardır, bir de bugün olacaklar. Olacakları bilemeyiz, sadece düşündüklerimiz, planladıklarımız vardır. Her şey, her varlık gerçekliği ile durur karşımızda. Biz onlardan, onlar da bizlerden bir şeyler bekler. Dünün güzellikleri ve pişmanlıkları aslında hep asılıdır boynumuzda. Hep bir karne ile yatar, o karne ile kalkarız. Şimdiler de var mı bilemiyorum ama bir zamanlar İlköğretim karnelerinde “Hal ve Gidiş” diye bir not vardı. Karnenin sağ tarafındaki bu davranış notları Matematik, Türkçe gibi soldaki derslerden farklı bir bölümde olurdu. Yıllar sonra anladım bu sağ taraftaki notların çok ama çok daha önemli olduğunu.
» yazının devamı
“Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar” demiş divan şairlerinden Rahmi. “Meşime-i şeb” ifadesi sanırım Farsça’dan gelmiş “ana rahmindeki karanlık, döl yatağı” gibi açıklamaları var. Yani karanlıktan yeni aydınlıklara kapılar açıldığında hayatın ne getireceğinin bilinmemesi ve sürprizlerle dolu olması. Büyük hırslarla hedeflerine kilitlenmiş insanlar, zorunluluk hissederek aynı kapıları, aynı şartlarla zorlayabiliyorlar. Beklemiyorlar, sabretmiyorlar, hayatı akışına bırakarak dingin bir ruh hali ile algılarını tazeleyemiyorlar. Ve gün doğmadan neler doğabileceğini hiç düşünmüyorlar. Bu da isyana, depresyona, yanlış sulara açılmaya doğru itebiliyor bizi.
Kişisel marka yönetimi için her yerde yazılan çizilen maddeler arasında tutku ile bağlı olmamız gereken hedeflerden bahsedilir. Ben de bir çok yazımda bu maddeyi vurgulamışımdır. Fakat hiç düşündünüz mü, bu hedeflerin kendi algı dünyamızda besleyerek büyüttüğümüz, gerçeklikten uzak illüzyonlar olup olmadığını. Örneğin internet, yazılım ve teknoloji girişimciliği diyelim. Google, Apple, Facebook, Yahoo gibi rüyalarımızı süsleyen hikayeler. Geçenlerde Friendfeed’de bir arkadaş sordu, girşimcilik demek sadece internet mi demektir diye. Maalesef özenti nedeniyle tüm dünyada
» yazının devamı
Davranışlarımızda görünen, algılanan ve yorumlanarak tepki verilen tarzdır, tavırdır, duruştur, gayrettir, niyettir. Kimse bizim zihnimizi, kalbimizi okuyamaz. Müneccim olmasını bekleyemeyiz insanlardan. Çevremize sunduğumuz imaj ne ise biz “O” yuz. Beden dilimiz, ifadelerimiz, bakışlarımız, kıyafetimiz v.s. Bilirsiniz bazı insanların güzelliği yüzüne yansır sanki. Bazı insanların yanında rahat, yakın hissederiz kendimizi. Ne bakışlarından, ne de sözlerinden bir anlam çıkarmaya çalışmayız. Saflık akar dört bir yanından o insanların. Biz de o saflıktan payımızı almaya çalışırız.
» yazının devamı
Kişisel marka olmak yapay, narsist, bencil ve gurur dolu davranış kalıplarına yerleşmeye çalışmak değildir. Zengin olmak, güç ve nüfuz sahibi olmak da değildir. Ünlülerin her yaptığını örnek almak da doğru değil. Kişisel marka olmak en başta sıfır noktasında bir insan olmakla başlar. Ve bu noktadan uzaklaştığınızda tekrar, hızlıca bu noktaya dönmek gerekir. Yani düşüncelerde, hayallerde, kaygı bulutlarında kaybolmamaktır. Bu kavramın moda, trend ya da bir popüler kültür malzemesi olmadığını daha önceki yazılarımda hep anlatmaya çalıştım. Yine, tekrar gibi olsa da günlük bazı davranış modellerimizin, rollerimizin nasıl olmaması gerektiğini anlatmak istiyorum.
» yazının devamı