Yeni taşındığımız sokağımızda – ki işe gidenlerin çok sık kullandığı bir güzergah olarak İçerenköy’ün en önemli bulvarına bağlantısı var – pek lüks olmayan, mütevazı bir pastane var. Bugün yoldan geçen biri içerideki pastalara göz atmak için iyice eğildi, geriye çekildi, kenara bir falso yaptı ve cam vitrine ancak göz atabildi dışarıdan. Sonra almaktan vazgeçti gitti. Ben de pastane sahibine dedim ki “şu camekânı dış cama doğru döndürün, yeriniz var, hem yaş pastalarınızı hem kurabiyelerinizi sergileyin, o camın önünü kapatan dışarıdaki tek masayı iptal edin, görüntüyü engelleyen şu küçük çam ağacını da kaldırın vs.” dedim. Pastaneye bakan, eşi bir İtalyan restoranında şef aşçı olan bayan “süper fikir, bunu hemen çocuklarımla konuşayım” dedi ve teşekkür etti bu öneri için. Yaparlar yapmazlar bilemiyorum. Ama bir gerçek var ki, o da bizim ticari süreçleri basitleştirmeyi, paketlemeyi, ambalajlamayı, sunmayı, potansiyel müşteriye yakın olmayı, ürünleri detay bazda çeşitlendirmeyi, tüketici algısını ölçmeyi bilmediğimiz. Ve öğrenene kadar daha kaç adet “kırk fırın ekmek” yememiz gerektiğini de bilemiyorum açıkçası.

Komşu Fırın’a bakın, çok lüks camekanlarda mı sergiliyor ürünlerini. Fırın tepsileri üzerinde, raflarda, tahta sandık gibi şeylerin içinde sergiliyor ve müşteri çok rahat gözüyle de eliyle de ulaşabiliyor. Fırınlar bile görünüyor. Artık kendine güvenenlerin mutfakları ortada, herkes görüyor. Yani üretim ve satış süreci diye ayrı bir şey yok. Müşteriye müthiş bir deneyim yaşatıyorlar içeri girer girmez. Biz nedense hep saklamaktan yanayız bir şeyleri. Ya kendimize, ya da ürünlerimize bir güvensizlik var sanki. Ya da gerçekten bilmiyoruz ve öğrenmeye de çalışmıyoruz şu yabancıların “marketing” dediği şeyi. Gelin bunu kişisel özelliklerimizi sunma becerilerimize yorumlayalım.

“Ben harika bir insanım ama kimse beni keşfetmiyor, kıymetim bilinmiyor” diye yakınan insan yığınları var bu ülkede. Ama gidip bir sorsanız, “pardon kendinizi tanımak ve tanıtmak için kişisel stratejileriniz neler, uygulama ve aksiyon anlamında neler yapıyorsunuz” diye. “Mırın, kırın” diyecektir. Ya da “aman abi sen de şu kişisel gelişimciler gibi konuşuyorsun” diyerek seni başından savacaktır. Özgeçmişin, ya da İngilizce ifadesi ile “bio” özetin ya da kişisel marka sözün var mı? Kendini, işini ya da tutkun olduğun bir hedefini anlattığın blogun var mı? Sosyal medyayı zaman kaybı ve dedikodu mekanı olarak mı görüyorsun, en son ne paylaştın çevren ile? En son hangi kitabı okudun, hangi seminere, konferansa katıldın? En son hangi cesur soruları sordun kendine vizyonunu yenilemek için? Ailenden başlayarak iş ortaklarına varana kadar hedef kitlene karşı nasıl konumlandığını araştırdın mı hiç? Girişimcisin diyelim, kendini ve ürünlerini nasıl paketliyor ve nasıl sergiliyorsun? Patronsun diyelim, sana karneni kim veriyor? Ekip lideri olarak nasıl davranıyorsun arkadaşlarına? Vs. vs. bu sorular o kadar artabilir ki, bunaltır insanı.

Diyeceksiniz ki Murat, senin eksiklerin yok mu bu konularda? Hiç olmaz olur mu, o kadar çok ki! Bu yazıyı da o nedenle yazıyorum zaten. Önce kendime sonra size soruyorum; “Yılbaşı için en güzel paketleri yaptırdınız, en güzel organizasyonları düzenlediniz de kişisel markanız için 2011’i ya da 21.yy’ın ikinci on yılını paketlediniz mi? Neyi, nasıl, kime, hangi yöntemlerle sunmayı düşünüyorsunuz? Var mı yazılı, ama gerçekten yazılı planlarınız?”

“Yılbaşı”lar, bayramlar, tatiller vs. zamana dair her şey geçer gider bir şerit gibi önümüzden. O şeride aslı günler, o günlere asılı saatler ve en küçük birimine kadar saliseler filan vardır algıladığımız ölçülerde. Ve bu şerit bilmediğimiz bir alemden gelir ve bilemediğimiz bir aleme dökülür ama kaybolmadan. Örneğin zihinlere slayt şeklinde yapışması ve 2 yaşındaki bir olayı hatırlamamız gibi. Önemli olan, bu şeride asılan her güne günaydın diyerek nasıl bir güçle, nasıl bir verimlilikle asılarak, her saatin çekmecesini gerçekten önemli şeylerle nasıl tıka basa doldurarak yaşadığımızdır. Zaman harekete bakar. Düşünce de bir harekettir. Aksiyona geçtiği anda zamanı ezer, büker.

Gelin zaman dönümlerimizi ambalajlamak yerine zamanın kendisini ve içindeki en önemli aktör olan insanı ve özelliklerini aksiyon planımız çerçevesinde paketleyelim ve sunalım. Şirket yönetmeseniz de, girişimci olmasanız da alın pazarlama kitaplarını ve aynısını kendinize uygulayın. SWOT analizinden başlayarak “Kişisel Marka Bildirimi” ile devam edebilirsiniz. Hayata, çevrenize ve kendinize verdiğiniz sözünüz olsun. Bu sözlerinizi, beyanlarınızı ve size ilham veren her şeyi okuldaki bir çocuğun beslenme çantası gibi hep yanınızda taşıyın. Üç öğün yemekten daha sık ihtiyacınız var unutmayın.

2011’i bu çerçevede paketlemeniz ve kendinizi hayata en uygun marka özelliğiniz ile çevrenize yakın bir şekilde sunabilmeniz dileği ile. Sağlık, huzur ve başarı dolu bir yıl, bir ömür diliyorum.

Saygılarımla.

NOT: Görseller Jesse Kirsch’in tasarımlarından örnek olarak sunuldu.

« « 2010’un son meyvesi| “İnsan Kaynağı”nı “Marka İnsan Kaynağı” yapmayı hedefleyen şirketler » »

Toplam : Bir Yorum Var

    2011'i Paketlemek, Ama Nasıl? Ocak 8th, 2011 at 12:58 am

    [...] Görseller Jesse Kirsch’in tasarımlarından örnek olarak sunuldu. Yazı, MarkaSizsiniz‘de-Murat Esenli tarafından [...]

Yorumunuz: