Hepimiz bir yerlerde bırakmıyor muyuz kalbimizin parçalarını? Ve sonra toplamaya çalışmıyor muyuz onları ömrümüz yettiğince? Hepimiz, güya en tenhalarda gizlemiyor muyuz nefeslerimizi? Ve bu nefeslerin esintisi takip etmiyor mu ölene kadar bizi? Hatta derler ya, “insan yaşarken kendi cennetini ya da cehennemini kurgular” diye. Her hareketimizin uzayda, bizim göremeyeceğimiz levhalara yapıştırıldığı ve bu dünyadan sonra önümüze konulacağı da söylenir.

Evet, hepimiz çocukluğumuzun gölgesi altında yaşıyoruz hayatı. En sevdiğimiz kokuların, en çok kaçtığımız korkuların bahçesinde. Her bir hece, her bir bakış, her bir adım, her bir tecrübe işliyor damarlarımıza. Ve aynı kanı taşıyarak geçiyoruz diğer aleme. Zannediyor musunuz ki her attığımız adımla farklı basamakları çıkıyoruz hayatta. Bir yere çıktığımız filan yok aslında. Adımlarımızı da farklıymış gibi algılıyoruz o kadar. Ezel ve ebedin bir olduğu noktada bizim “adım” diye nitelendirdiğimiz şeyler ne ola ki. Zaman da yaratıkların kabullendiği bir algı dünyası değil mi yoksa!

Beynimiz ve kalbimiz de bizim için en önemli yol arkadaşı oluyor. Midemiz de en kötü yük oluyor kabını tıka basa doldurduğumuz zaman. Beynin solu yalnızlaştırıyor, uğraştırıyor bizi geçmişimiz ve geleceğimizle. Sürekli detaylar ve analizler. Sağından gelen ses ise hayatın farkındalığına, varlığın bütünlüğüne, şimdiye çağırıyor bizi. Prefrontal korteks sürüklemiyor mu bizi duygusal kararlarımızın arkasından. Egomuzla beraber beyin en güzel arkadaşlığı yapıyor “gösteriş” yapmak için kendimize ve çevremize.

Üç, beş ya da yedi yaşına kadar neleri hatırlıyoruz yaşamımızda? Çok az olduğuna eminim. Unuttuğunuzu mu zannediyorsunuz yoksa. Unutmak diye bir şey yok ki. Bilgisayar sistemlerinde “silmek” denilen işlemin aslında öyle olmadığı gibi. Beynimiz bilmem kaçıncı formatlamayı çözerek yıllar sonra karşımıza çıkarıyor her şeyi, her sesi, her  görüntüyü, her kokuyu, her algıyı. Özellikle nedir 30’lu yaşlardaki kaygı, 40’lı yaşlarda “olan” a biraz da mecburiyetten saygı … Nedendir duygusal tepkiler, mantıksal çökmeler. Bir anda mı olur bunlar. Yoksa öbek öbek yığdığımız “şey”lerin hayatı istilası mıdır zamanla?

Gelin şunu kabul edelim. Her insanın ömrü bir ağaç gölgesinde, guruba yakın bir vakittedir. Vücut karanlığı bilmeyecek ruh hissetmez ise. Zamanın daraldığı, yolların kısaldığı günleri söylüyormuş Maya takvimi. Bana ne ki, benim takvimim bittiğinde ne işime yarayacak  Maya takvimi, miladi takvim, Hicri takvim, Çin takvimi. Kıvamında bir hayat yaşayamamış isem hissetmeyecek miyim sonsuz azabı ve yine çağırmayacak mıyım sonsuz merhameti.

Niye yazıyorum şimdi ben bunları. “Ne ilgisi var kişisel markalaşma ile” diyebilirsiniz. Bu sayfalarda yazılan yazıların belki % 90’ı direkt marka olmaktan bahsetmiyor ki zaten. Ama hayata dair ne varsa o kadar ilgili ki. Bu cümlelerin de çok ilgisi var emin olun. Her şey kaydediliyor, tüm eğitim ve öğretim sistemimiz de kaydetmeye yönelik ve insan fizyolojisi de, değil mi? Genetik kodlarda kayıtlar var, karakter deseninde kayıtlar var, beyinde, kalpte kayıtlar var. Ve daha birçok bilemediğimiz sırlı bazı “latif” platformlar var kayıtların yapıldığı, iç bünyemizde. Uzaydaki sesleri çözmeye çalışan bilim adamları da vardı bir zamanlar, hatırlarsınız belki. Kara delikler dahi bir gün çıkaracak belki yuttuklarını. Hesaplar, hesaplaşmalar ışık hızıyla olacak o gün, bence daha da hızlı …

Hangi yaşta olursanız olun, hangi parçaları birleştirmeye, hangi korkularla yüzleşmeye çalışırsanız çalışın ama ne olur kendinizi kandırmayın. Kişisel markalaşma diye yazdıklarımı en başta insan gibi bir insan olma hedefi olarak algılayın. Bugünden itibaren yeniden eğitin kendinizi. 40 yaşındakiler için, 50 yaşındakiler için “hızlandırılmış eğitim seferberliği” düzenlesin siyasi iktidarlar. Anneler, babalar tir tir titresinler kendi zaaflarını yansıtacaklar diye çocuklarına ya da birbirlerine. Psikologlar, sosyologlar, pedagoglar daha çok konuşsun televizyonlarda, radyolarda, internette. Paranın, şöhretin, gururun esiri olmasın bu bedenler, bu kalpler. İnşaat inşaat üstüne gökdelenler yükselteceğimize sarsılmaz beyinler, tam kıvamında huzur dolu kalpler inşa edelim her yerde.

Saygılarımla

NOT: Uçurtma Avcısı filmini izledikten sonra hazırladığım bir yazı idi. Biraz bekledi, nedenini bilemiyorum!

« « Harvard Business School’da MBA yapın, kişisel marka ibreniz tavan yapsın!| Kişisel markalaşma yolundaki 10 tuzak! » »

Toplam : Bir Yorum Var

    meral özsan horasanlı Temmuz 18th, 2010 at 10:30 am

    Teşekürler, Murat Bey,,Görmiyerek, duymıyarak sonu olmıyan yollardan geçiyoruz, Aslında ne yöne gidersek gidelim her yolculuk kendi içimideki bir seyahattir..Beynimiz ve kalbimizden geçirdiklerimizle midemizi dolduruyor, kendi inanç ve kendi doğrularımızla, bazı duygularımızdan utanırken, bazı duylarımızla ruhumuzun derinliklerinde rahatlıyoruz.Oysa evrendeki her şeyde kendimizi bulmak ve hatırlamak çok kolay. Bir çiçekte,bir dikende, kurumuş bir dalda, ezilmiş bir çimende ,ağlayan bir çocukta, bizi aldatan yıldızlı gecelerde.Bize düşense geriye dönüp bakmak yerine görmek tam bir teslimiyetle.. Bunu başarabilirsek tam bir teslimiyetle paranın, şöhretin, gururun esiri olan bedenlerimizi, kalbimizi ve beynimizi yeniden inşa edebiliriz. Geçmişle yüzleşerek, geleceğe, sağlam dik duran, kendin den emin olan, yeni nesiller bırakabiliriz. Tekrar teşekkürler,, Murat Bey,, emeğinize , ellerinize, yüreğinize sağlık..

Yorumunuz:


  • July 18, 2010 at 12:31 pm meral horasanlı
    teşekkürler Murat bey.görmiyerek,duymıyarak sonu olmıyan yollardan geçiyoruz, aslında ne yöne gidersek gidelim her yolculuk kendi içimizdeki seyahattir.Beyin ve kalbimizden geçirdiklerimizle midemizi dolduruyor kendi inanç ve doğrularımızla, bazı duygularımızdan utanırken bazılarıyla ruhumuzun derinliklerinde rahatlıyoruz . Oysa evrendeki her şeyle kendimizi bulmak ve hatırlamak çok kolay.Bir çiçekte ,dikende ırmakta ezilmiş çimende, bizi aldatan yıldızlı gecelerde Bize düşense geriye dönüp bakmak yerine görmek tam bir teslimiyetle bunu başarabilirsek tam bir teslimiyetle paranın, şöhretin, gururun esiri olan bedenlerimizi, kalbimizi, ve beynimizi yeniden inşa edebiliriz.Geçmişle yüzleşmek ve sağlam, dik duran kendinden emin olan, yeni nesiller bırakabiliriz . Tekrar teşekkürler emeğinize ellerinize sağlık...
  • July 18, 2010 at 4:13 pm Murat Esenli
    Ben teşekkür ederim Meral hanım, ne güzel söylemişsiniz. Keşke bu güzel cümlelerinizi bloga yorum olarak da koyuverseniz, yazıyı okuyan herkes görebilse.
  • July 18, 2010 at 4:38 pm Görkem Çetin
    Bu yazıları ne zaman kitap olarak göreceğiz, raflarda? :)
  • July 18, 2010 at 4:51 pm Murat Esenli
    Görkem, senin gibi en az yüz kişi isterse belki bir sponsor-yayınevi çıkar :) İşe yarasın da, o da bir gün olur elbet.
  • July 18, 2010 at 4:56 pm meral horasanlı
    çok teşekkürler Murat bey,, biraz imla hataları var ve cümleler daha anlamlı olabilirdi.
  • July 18, 2010 at 5:12 pm Görkem Çetin
    Aslında yayınevinin sponsor olmasından ziyade ikna olması gerekiyor. Kitap bastırmak isteyen kişiler ceplerinden para harcamazlar. Kişisel gelişim kitaplarında önemli bir özgünlük sorunu olduğundan bu alanda yapılacak bir yayının Türkiye'deki en iyi yayınevlerinden birisi tarafından kabul edileceğinden kuşkum yok. İkna olmaları için ise kitabın bir bölümünün (=bir kaç sayfanın) kendilerine aktarılması, bir zaman planı verilmesi, yaklaşık sayfa sayısının belirtilmesi yeterli. Aslında sanıldığından daha kolay bir iştir. Üstüme vazife gibi görünmesin, ama FF'te başka kitap yazarları da var, bir FF girdisi ile onların açık görüşleri alınabilir diye düşünüyorum..
  • July 18, 2010 at 5:35 pm Murat Esenli
    Görkem, kabu ediyorum, tembelim ; ) Yayınevlerine sunmak için bahsettiğin şekilde bir "kit" hazırlayamadım bir türlü. Ama bazı örneklerini görmek de güzel olur dediğin gibi. Biraz araştırmak ve bilgisi olanlara danışmak gerek. Aslında Marka Sizsiniz'in hikayesi 4 yıl kadar önce kitap yazmak ile ilgili görülen bir rüya üzerine başlamıştı, bahsetmiştim daha önce. Rüyada bir "hayır" var mıydı yok muydu bilemiyorum ama "bereketli" olduğu kesin. Ağır aksak da olsa hala devam ettiğine göre. Teşekkür ederim güzel önerilerin için.
  • July 18, 2010 at 5:48 pm Görkem Çetin
    Ben kendi adıma, kitap projesinin nasıl gittiğini arada bir soracağım, utanmadan, fütursuzca :)
  • July 18, 2010 at 7:27 pm Murat Esenli
    Ne demek utanmak, fütur getirmek. Ancak iyi bir dost yapar bu takibi, sorgulamayı. Teşekkür ederim. Mindin.me'ye de not aldım. Her gün göreceğim iş listemde :)

Add a comment on FriendFeed