İnsan zanneder ki, çevresinde gördüğü hayata dair ne varsa kendisi ile ilgilidir. Kişilere, olaylara, sebeplere müdahale edebilir, değiştirebilir, yönlendirebilir. Ve bu yönde büyük bir hırsla koşturur durur. Bilmez ki aslında kendisine özel bir hayat yaratılmıştır ve hala da yaratılmaktadır.  Her yıl, her gün, her bir saat yeni bir insan olur aslında. Bilmez ki, bir model (kendisi) üzerine ne kadar farklı kişilik elbiseleri giydiğini. Bilmez ki, aslında her davranışı ile sonsuz bir hayatın güzelliğini ya da çirkinliğini hazırladığını. Bilmez ki, önce kendine baksa neler neler göreceğini ve birçok hatasını düzelteceğini.

Evet, genetik kodların gizemi ne ise bize sunulan hayatın da öylesine gizemli kodları vardır. Sabahına uyandığımız her gün de kendine göre bilinmezlikler içeren denklemlerle dolu bir zaman dilimi olacaktır. Biz zannederiz ki yine aynı işe gideceğiz, yine aynı vasıtalara bineceğiz, yine aynı yemekleri yiyeceğiz, patronumuza arkasından göndermelerde bulunacağız ve akşam eve döneceğiz v.s. Pardon ama kim veriyor bu kesinliği bize! Aksine bilinmezliğe oynamaktır hayat. Ve bu bilinmezliklere karşı iyi niyet ve güzellikle düşünmekten ve doğru yönde gayrette bulunmaktan başka yapabileceğimiz pek bir şey yoktur.

Doğduğumuz andan itibaren büyük bir hırsla her şeyi öğrenmeye, bitirmeye, yutmaya çalışır ve sürekli koşarız. Bir şeyleri sorgulamadan öğrendikçe ve öylesine uyguladıkça zannederiz ki bu hayatı en iyi biz yaşayacağız. Başımıza türlü türlü hadiseler gelince de gelsin isyan türküleri. Halbuki algıladığımız ve etkisinde kalarak uyguladığımız her şey bizi kendi kodlarımızı keşfetmekten çok uzaklara götürecektir. Yaratıcı’nın gönderdiği mesajları zaten hiç söylemiyorum, onlar sadece duvarda asılı ya da kitaplıkta tozlanmaktadır.

Geçenlerde bir yerde örnek verilmişti; insanın ilk keşfettiği bilim astroloji olmuş. Ama psikoloji denilen şeyi ise bilimsel anlamda 19.yy’da incelenmeye başlamış. O inceleyen ve deneyler yapanlar da Anadolu ve Müslüman’lar değil yani, yanlış anlaşılma olmasın! İlmin aslı onlarda iken kaybetmişler o başka mesele. Bu konuyu geçiyorum çok üzücü ve çok su götüreceği için. Yani insan ne meraklı uzakta olanlara, kendisinden başka her şey için ahkam kesmeye, müdahale etmeye, arkasından konuşmaya v.s.

Benlik, yani eski dilde “ene” denilen şeyin keşfi vardır Yogilerde de, Budistlerde de, Sufilerde de. Yani hep önce kendini keşfetme ama bu “ben” denilen şeyin kalın bir perde olmaktan ziyade incelerden ince bir tül gibi olması gerekmekte derler. Bir dürbünle bakar  gibi her “şey” lerin ve olayların arkasındaki gerçek sebepleri fark etmek hedeflenmeli derler.

Deneyin, fark edeceksiniz ki “terk” etmek insanı daha güçlü kılar. Gereksiz, fazla, boş şeyleri terk etmek kadar insanı yücelten bir şey olamaz. Önce düşünce dünyasından başlamak gerek. Oraya damlayan her şeyi söze ve fiile döktüğümüzde başlıyor zincirleme yanlışlıklar. Gün içinde para için koşturmaktan kaç kişi kendine bakabiliyor ki. Tüm tasarımcılar İngilizcesi “simple is the best” olan “basit olan en iyidir” cümlesini kullanıp duruyorlar. Hayran kaldığımız Japon üretim tesislerini yönetenler hep “yalın” kelimesinden bahsediyorlar. İş süreçleri için en kolay olanı bulmaya çalışıyoruz. Halbuki, en kıvamında yaratılan varlık insan olduğuna göre ve kainattaki hiçbir şey gereksiz olmadığına ve hep bir şeyler üretildiğine ve bir şeylere dönüştürüldüğüne göre bu dengeyi bozan biz oluyoruz kesinlikle.

Uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz kendimizden, eşimizden, çocuğumuzda, yakın ailemizden. Başka dünyalarda kaybolmuş şekilde çözümler arıyoruz hayatımızda. Her verdiğimiz kararın arkasında tüm dünyanın bizi alkışlayacağını filan zannediyoruz. Bilmiyoruz ki insan olarak aklımız kısa, vücudumuz aciz, algılarımız perdeli, görüşlerimiz bulanık ve nefsimiz en baş köşede oturmuş şeytanla birlikte. Yiyoruz her şeyi, bitiriyoruz öç alırcasına zamanı, tamamlıyoruz yolları koşa koşa tek sonun neresi olacağını bilmiyormuş gibi, tüketiyoruz birbirimizi sanki dünyaya direk kalacakmış gibi.

Sıfır noktasından uzaklaştığımızı fark ettiğimiz anda bulunduğumuz noktaya bir kazık çakar gibi durarak “işte benim sıfır noktam, ne yapıyorum, neredeyim, nereye gidiyorum, ne söylüyorum, nasıl hareket ediyorum” diye haykıramıyoruz kendimize. Tüm bunları, her gün önümüze koyulan gizemli bir sandık gibi şifrelerini büyük bir ustalıkla çözmeye çalışmak gerek. Usta olamadığımıza göre ustalardan yardım almak gerek. Tarihten, toplumdan, gelenekten ve tabi ki dinden güç almak gerek. Belki her on yılda bir içimizde bir yerlere düğümler atıldığını ve artık çok zor değişeceğimizi bilmek gerek. Okullarda öğretilen beş duyuya takılmadan içimizde ne duyguların yaratılmış olduğunu, fakat kötü düşünerek, kötülük yaparak o dipsiz derinlikteki en güzel duyguların üstünü hangi kara lekelerle örttüğümüzü anlamak gerek.

Bu şifreleri çözebilen varsa beri gelsin, öpeyim ellerini.

Saygılarımla.

« « Kişisel markalaşma yolculuğunuzda yardımcı bir uygulama; Mindin.me| Rampada, kırmızı ışıkta arabayı kaldıramayan bir bayan ve KRİZ yönetimi » »

Toplam : 6 Yorum var

    Ufuk Tarhan Mayıs 29th, 2010 at 11:49 pm

    Çok başarılı bir aktarım, kutlarım:)))

    Mehmet Ali Ceceli Mayıs 30th, 2010 at 1:16 am

    Bu kadar karmaşık bir konu daha nasıl anlatılabilirdi ki? Teşekkürler….

    meral özsan horasanlı Mayıs 30th, 2010 at 1:38 am

    Murat bey çok özel konulara dokunmuşsunuz.

    Düşünce dünyalarımız çok farklılık yaratmakta , bunun da nedeni kişinin sahip olduğu sevgi , saygı ve güven duygusu ile ilgili düşüncelerdir.

    Tanrının bize verdiği, Akıl hazinemizi akıllıca kullanıp, hayatımızı, sevdiklerimizin hayatını, daha güzel ve yaşanılır hale getirmek birinci görevimiz. güzelliklere bakmak yerine onları hissetmek, ve görmek gerekir. Teşekkürler sizi nacizane kutlarım

    Yusuf Temur Haziran 3rd, 2010 at 1:37 am

    Murat Abi ,
    cok sagol, yazi icin not almisdim ancak simdi okuyabildim .
    Bu konu cok su alir.
    Yusuf

    Ahmet Ünver Haziran 10th, 2010 at 3:10 am

    Merhabalar Murat Bey,

    Öncelikli olarak çok teşekkür ederim.
    Sokağa çıktığımız her andan itibaren kendisi ve çevresi ile kavgalı bir birey olduk.
    Bİrey önce kendisi ile BARIŞIK olmalı, SEVMELİ daha sonra karşı tarafı meccanen sevebilsin. Bütün sevgilerimiz karşılıklı. Karşılık olmadan bir gülümsemeyi dahi çok görür hale geldik. Oysa GÜlümsemenin Sadaka olduğu ifade edilen bir kültürden gelmemize rağmen.

    N.p Ağustos 12th, 2010 at 7:31 am

    Güzel bir yazı kaleme almışssınız. Teşekkürler.

Yorumunuz:


  • June 30, 2010 at 9:00 am Murat Esenli
    Bugüne ait şifreler nasıl çözülüyor, fark eden var mı?
  • June 30, 2010 at 9:02 am Ali Oz
    #aaali_oku

Add a comment on FriendFeed