Ben bu yazıyı yazarken saate bakmadım ve ne kadar süreceğini de bilmiyorum. Önemli de değil zaten. Sadece faydalı bir iş yapmak için harekete geçtim, o kadar. Kronometre kullanabilirim belki yazıya en fazla şu kadar zaman ayıracağım diye. Ama o da yazının keyfini kaçırabilir, o da yok yani.

Biz, zamanın kayıtlarını düşünmeden bir işi planlı, hakkını vererek, öncelik sıralamasına göre, yeteri kadar zaman ayırarak, faydalı bir şekilde bitirelim ve sonra zamana bakalım, ne kadar geçmiş diye. Hatta hiç bakmadan dinlenerek sıradaki işe koyulalım. Gerçekten acıktığımızda yiyelim, gerçekten sıkıldığımızda gezelim, film izleyelim, hep bilgiyle beslenelim, iş zamanı gerçekten iş yapalım, oyalanmayalım, tüm konularımızı daha basite, daha yalına indirgeyelim. Bakalım ne oluyor?

Eski zamanlarda, felsefede zamanı en derin anlatan kişinin Augustinus olduğu söylenir. Şöyle demiş “Eğer hiç kimse sormasa, biliyorum. Şayet bir sorana cevap vereceksem bilmiyorum.” Zamanı bir tılsım, düşünülerek elde edilecek bir keşif olarak görenler de var.  Zamanı bir sel gibi düşünürsek insan küçücük bir dalga gibidir diyor bazıları.

Sanırım biz hep bilinmezliği yaşıyoruz. Buna da fiilerin mekan ile birlikte kapladığı varsayım alanı olarak “zaman” diyoruz. Bilmediğimiz bir alemden, bu gördüğümüz varlık alemine akan bir nehir var sanki. Bu akıştan ne geleceğini, ne çıkacağını bilemiyoruz, hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. Bize düşen iyiye niyet etmek, sebatla gayret etmek. Sonuçların kime ait olduğu belli zaten. Yani onunla, bununla, şununla uğraşmamak ve algımızı, konsantrasyonumuzu bozan her şeye “elveda” demek. Bu da terk etmek oluyor. Hayatta bir şeyleri terk etmek de bildiğiniz gibi sufilerin yoluna çıkarıyor bizi. Yani zaman algımızla ilgili alışkanlıklarımızı terk etmemiz gerçekten çok zor.

John Maeda, Basitlik Kanunları ( MediaCat ) kitabında zamanın ilerleyişini hissetmenin bizi rahatlattığını, saati bilememenin tedirginlik vereceğini söylüyor. Web sayfaları yüklenirken ilerleme çubuğunu göremezsek bütün dünyamız yıkılıyor. Görür ve nerede olduğumuzu hissedersek rahatlıyoruz. Buradaki ölçümleme işe yarayabilir. Ama internet ve mobil dünyanın hızına aldanmak gerçek hayatta karmaşa yaratıyor. Özellikle de internet girişimcileri için. Evrende sürekli yaratılış ve gelişme, olgunlaşma vardır. Daha hızlı ya da daha yavaş olmaz. Öğrenme ve algılama geliştirilebilir ve hızlandırılabilir ama hayatın tüm parametreleri bizim düşünce hızımızda olmayacaktır.

Zamanı ve doğal olarak da işlerimizi hep doğrusal bir düzlem içinde ele almaya çalışırız. Geçmiş ve gelecek olarak yorumlarız. Dairesel şekilde ve bir çeşit kulvarın herhangi bir noktasında durduğunuzu düşündünüz mü hiç? Bulunduğunuz anın, aktiviteniz ile birleşerek bir anlam kazandığını ve yaratılış için geçmiş ve geleceğin belki de bir anlam taşımadığını. Boşuna mı söylemişlerdi “ezel ve ebed birdir” diye. Zor konulara girdiğimin farkındayım ama önemli.

Marka Sizsiniz’de yazmıştım; Acele edecek kadar yaşlandınız mı, Acele ettik de ne oldu, Geç kaldınız  diye. Acele etmenin büyüsü ne oluyor? Kime göre, neye göre? 65 yaşında hala hedefleri olan, mutluluk peşinde gayretle koşturanlar var, nasıl oluyor? Yetişmeyen işlerden bahsederken hayatımızı ne kadar kategoriye ayırdığımızı, etiketlediğimizi, planladığımızı düşünüyor muyuz hiç? Hep saat hesabı yapıyoruz. Dakika ve saniyeler zamandan sayılmıyor mu? Traş olurken kitap okuyan insanlar olduğunu bilirim. Paralel zihin kullanımına ne kadar gayret ediyoruz? Gereksiz düşünce seyahatlerinden sıfır noktamıza kaç zaman sonra dönebiliyoruz?

Zamanı bütünsel şekilde ele alsak. Zaten Işık yılı gibi ya da ölümden sonraki hayatta var olan zamansızlığa göre bizim bu dünyadaki yaşamımızın çok kısa olduğunu düşünsek. Ve daha sonra bu kısacık ömrü planlasak gün içindeki vakitler aracılığı ile. Bunu yaparken de artık Batı felsefesi değil de daha çok Doğu felsefesini baz alsak. Erken kalksak, acele ve kaygıyla değil de ruhumuzu dinsel, geleneksel, içsel yöntemlerle sakinleştirsek.

Bizde gece 24:00’dan sonra dönüyor ama eskilerde akşam gün dönümü olarak kabul ediliyor ve uyku, dinlenme, ev halleri de ona göre ayarlanıyormuş. Çok merak ediyorum eskilerde öğle arası, hafta sonu, 15 tatil, yaz tatili, emeklilik v.s. nasılmış acaba? O kadar kitapları nasıl yazmış bilginler, o kadar keşfi, icadı nasıl yapmışlar? Tabi ki bizim gibi sosyal medya ve internet dünyasında oyalanmıyorlardı değil mi?

Nasıl ki var olan, sürekli aşina olduğumuz şeyler aslında bizde körlük yaratıyor. Zamana dair alışkanlıklarımız da öyle. Zamansız ya da kendi zaman ölçülerimizle yaşayamıyoruz. Tamam, sabah servisin saati belli, yolda geçen zaman belli, mesaideki yoğunluk belli v.s. Ama yolda iken bir şeyler yapabilirsiniz uyumanın haricinde. İşyerinde işin zayıf olduğu zamanlarda kendinizi ve işinizi geliştirmek için bir şeyler okuyabilir, araştırabilirsiniz yönetimi çekiştireceğinize. Evdeki saate dikkat edin, uyumaya üç saat kala evde oluyorsanız ona göre, altı saat önce oluyorsanız da ona göre ayarlayın. Çocuğunuzla yarım saat oynayacaksanız gerçekten o kadar, sadece onunla ilgilenerek oynayın. Televizyon ve internet karşısında geçen zamanların size ne kattığına bakın. Her davete katıldığınızda, herkese cevap yetiştirmeye kalktığınızda, gereksiz işlerle oyalandığınızda ne oluyor, bir bakın.

Bu yazı bitti diyelim. Kahve yapacaktım onu bırakmıştım bu yazıyı yazmak için. İnternette boş boş gezecektim belki de, onu da bıraktım. Girişimimle ilgili, özelimle ilgili bir sürü sorun var diyelim. Onları da bıraktım. Bu yazıyı yazmadan önce de bizim ufaklığın kreşteki 23 Nisan kutlamalarına katıldım eşimle. 45 dakika bile sürmemiştir. Bana ne ki, orada olmam ve o duyguyu paylaşmam gerekiyordu. Bu yazıdan sonra Türk kahvemi içeceğim, orta şekerli. Yani gereken, öncelikli olan, beni mutlu kılan, vicdanımı rahatlatan ne ise onu yapmaya çalıştım.

Eskiler, itidal-i dem (Soğukkanlılık, acele etmeden tedbirle iş görmek, aşırılıklardan uzak bulunmak, hadiseler karşısında sarsılmamak, heyecana kapılmamak, sabırlı ve temkinli olmak ) derler bunu yakalamaya çalışıyorum hayatta, hırslarımda, ideallerimde. Ve zaman baskısı, geç kaldın baskısı, yaşlandın hala bir servetin yok baskısı, kariyer, CEO olmak baskısı v.s. v.s. Çok acımasız çok, hepimiz için. Birkaç yıldır ben de acımasızca sorguluyorum bu acımasızlığı. Belki de otuz beşimi geçtiğimdendir. “Zaman”sız yaşamanın ve kendi kriterlerimi koymanın harika olduğunu gördüm. Başkaları anlayamayabiliyor tabi ki, en yakınınızdakiler bile.

Diyeceksiniz ki “yoğun mesaide, bu dünyanın takvim düzeninde bunlar nasıl olsun?” o da başka bir yazının konusu. Ama şunu diyebilirim; “hayat kategorilerinize ve etiketlerinize göre anlamlı dilimlere parçalayın zihin aktivitelerinizi”

Devam edecek. Zamansız, kaygısız, kategorili, etiketli, planlı, verimli bir yaşam dileği ile.

Saygılarımla.

« « Girişimcilik ve sosyal sorumluluk.| Kendi moral yazınızı kendiniz yazın. Nasıl mı? » »

Toplam : Bir Yorum Var

    hüsna Temmuz 4th, 2010 at 8:47 am

    tamda ihtiyacım olan bi zaman da okudum tesekkürler

Yorumunuz:


  • April 23, 2010 at 10:05 pm Büşra Füsun Ocak
    yazıları okudukça, benim 'beklemek için çok geç' sanırım geç kaldı biraz :)
  • April 23, 2010 at 10:09 pm Murat Esenli
    Büşra çok özür dilerim, benim tembelliğim, üzerinde bazı düzeltmeler yaparak sana ileteyim diyordum bir türlü olmadı. Söz ama, yayınlayacağız :)
  • April 24, 2010 at 8:37 am Büşra Füsun Ocak
    @Murat; Güzel bir yoğunluk diyelim sizinki için, tembellik olur mu hiç. Düzeltmeleri uygun olduğunuzda bekliyorum :)
  • April 24, 2010 at 10:57 am Murat Esenli
    Her yazı öyle olmalı ama bu yazı çok korkarak kaleme aldığım bir yazı oldu. Aman yanlış bir şey söylemeyeyim diye. Yorumlarınızı, eleştirilerinizi, katkılarınızı beklerim.

Add a comment on FriendFeed