Daha çok kısa bir süre önce filmlerin, kaset bantlarının kopmasından bahsederdik. Tamir etmeye çalışırdık. O zamanlar böyle harici bellekler, dvd ler filan yoktu. Tamir edilse bile orijinali gibi olmazdı ama idare ederdi işte.

Mutsuz ve sıkıntılı anlarımda filmin nerde koptuğunu arar dururum, bulduğum zaman dünyalar benim olur. Onunla yüzleşir, doğru yorumlamaya, doğru algılamaya çalışır ve yoluma devam ederim. Bu durum, özel hayat ve iş hayatı için de geçerli. Bu topraklarda yaşayan insanlar için de film bir yerlerde kopmuş, bir türlü bağlayamıyor, tamir edemiyor gibi bir durum var sanki.

Şu sorulardan yola çıkarak nasıl bir karmaşa yaşadığımızı kısaca sorgulamak istiyorum. Allah uzun ömür versin, az kalmış olsa da hala yaşamakta olan bir nesil Arapça ve Farsça’nın yoğun olduğu bir Osmanlıca ile büyüdü mü? Evet. Atatürk harf inkılabını yaparak özgün Türkçe’yi yerleştirmeye çalışarak zihinlerdeki tüm kültür mirasını yok etmeye mi çalışmıştır? Kesinlikle Hayır. Okur yazarlık oranımız hala sorunlu, özellikle kız çocuklarımızın eğitimden yoksun bırakılması gibi sorunlar hala var mıdır? Evet. İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dilleri öğrenebilen ve bu konuda araştırmalar yapabilecek seviyeye gelen insan sayısı çok ama çok az mıdır? Evet. Türkçe edebiyat ve akademik, bilimsel yayın içerik azlığı ile utanç duymalı mıyız? Evet. Biraz soluklanın ama sorulara devam edelim lütfen. İnsan düşünceleri ile şekillenen bir varlık mıdır? Evet. Düşünceler önce içi anlam dolu kavramlardan yola çıkarak ve başka kavramlara ulaşır mı? Evet. Peki, bu kadar dil karmaşasında ve diğer zorluklarla kafası karışık bir milletin doğru kararlar vererek doğru adımlar atması mümkün müdür? Hayır.

O zaman ne diye kavramları kendimize göre yorumlayarak, sulandırarak, laf atarak üzerinde kafa patlatmaktansa çöpe atmayı yeğliyoruz. Çünkü daha kolay geliyor da o nedenle. Demokrasi, Cumhuriyet, Adalet, Halkçılık, Sosyal Devlet, Teamül gibi bir çok değerli kelimeyi sulandırabilmiş bir toplumuz biz. Bilginin hakiki kaynağına ulaşmak zor ya. Önce saygı duyarak sonra sorgulamak, araştırmak zor ya.

Örneğin, “kişisel gelişim” kavramını ele alalım. Bir zamanlar daha kuvvetli bir furya idi hala da kitapçıların birkaç sütunu bu kitaplardan oluşuyor, yığınla. Bir yandan herkes danışman, koç v.s. olmak için can atıyor. Bir yandan bu gibi konular üzerinden acaba nasıl para kazanabilirim diye işin püf noktalarını kapmaya çalışanlar var. Bir çok kişi için de bu kavram artık çöpe atılmalı, tiksindirici bir şey. Öyle mi?

Yok efendim öyle değil. Bu iki kelimeyi ifade olarak beğenmeyebilirsiniz. Yanlış yorumlayanları, yanlış şeyler anlatanları, insanları motivasyon gazı ile birkaç saatliğine balon gibi şişirmeye çalışanları lanetleyebilirsiniz. Ama tüm bunları yapacağınıza bu gibi kavramların nasıl anlaşılmaya çalışılması gerektiğine dair bilgiler paylaşsanız daha iyi olmaz mı? Hangi bilgilerin insanları daha da çaresizliğe sürükleyebileceğini, doğrusunun ne şekilde olması gerektiğini sistematik bir biçmde anlatamayı deneseniz olmaz mı? Kavram ve düşünce fakirliği çeken insanımıza bu gibi ifadelerle nelerin doğru anlatılabileceğini düşünseniz olmaz mı? Nedir bu kavramları yerden yere vurmak, “gavur uydurması” diyerek terslemek ve çöpe atmak. Avrupa ve Amerika’da insan ve hayat dinamikleri üzerine, psikoloji, sosyoloji üzerine yapılan araştırmaları geride bırakacak kaç üniversitemiz ve akademisyenimiz var Allah aşkına. Ki “aman bunlar saçma, kanmayın bunlara” diyerek tersliyoruz.

Bu kavramdan yola çıkarak birkaç yıldır üzerinde kafa yorduğum konuya geleyim. Kişisel markalaşma. Eğri oturalım, doğru konuşalım. “Brand you” ifadesini Tom Peters kullandıktan sonra tüm dünya bunu konuştu. Hala da farklı versiyonları da olsa bir çok danışman, bilim adamı dahi konuşuyor. Bu konuya özel üniversite kuranlar bile var. Bu konuya özel yazılım projeleri yapanlar var ( ben de yapmaya çalışıyorum bu arada ). Peki yıllardır ülkemizde direkt bu konu üzerine yoğunlaşan, eğitimler, seminerler veren kaç danışman, koç var. İki elin parmaklarının sayısını geçer mi? Örneğin Yasemin Sungur gibi bunu yıllardır kim telaffuz etti? Sekiz yıl önce Turkcell’de bir yazıda kullandım “Marka Sizsiniz” ifadesini. O da “brand you” nun Türkçe karşılığı zaten ama kulağa hoş geliyor o başka mesele. Son iki yıldır da blog yazıları ve küçük seminerlerle anlatmaya çalışıyorum. Yani kavramı çöpe atmaya değil içini toplumsal değerlerimize uygun şekilde daha da doldurmaya çalışıyorum. Aslında hayata dair ne varsa yazıyorum. Çok faydalı bulduğunu söyleyen ve giderek büyüyen bir hedef kitle de var. Eğer tüm bu eğitimli kitle ve ben yanlış yolda isek vay haline bu milletin!!!

Bu kavram üzerinde biraz duralım. Kişisel markalaşmanın ünlü, şöhret, zengin, güç-nüfuz sahibi, elit, hükmeden, ütopik hedefler peşinde koşan, hırsının esiri olan v.s. gibi insanlar yarattığını da kim söyledi size! Bu kelimelerin kişisel markalaşma ile alakası olmadığını defalarca yazdım. Tam tersi mütevazi olmanın, iletişime açık olmanın, uzlaşmacı olmanın, realist hedefler koymanın, gaza gelmemenin, önce kendini tanımanın, tanımlamanın asıl markalaşmak olduğunu da vurguluyorum her yerde. Başkaları sadece görsel imaja ağırlık vererek kişisel markalaşmayı böyle anlayabilir. Bazıları da ünlü olup hava atmak olarak da algılayabilir. Bu gibi kişilerin kovası küçük ve dar ve hemen doluveriyorsa bana ne. Ben kişisel marklaşama kavramı ile ilgili kovama çok şey sığdırmak istiyorum ve herkese de bunu anlatmaya çalışıyorum. Ve hatta masanızdaki takvim, Outlook’unuzdaki görevler gibi somut takip yöntemleriniz olsun diyorum. Yurt dışında da gerçekten bu ve buna benzer kavramlar altında harika uygulamalar, somut takip yöntemleri var. Üç beş kişisel gelişim kitabı okuyarak, birkaç kişisel markalaşma makalesini gözden geçirerek işin aslını kavradığımızı mı zannediyouz?

Gelin kafamızda kurguladığımız anlamları sorgulayalım. Maşallah, her şeyi çok iyi anlıyoruz, süper anlamsal zenginlikler yaratıyoruz kendimize. Anlamsal zenginliklerin ancak kavramsal yönlendirmelerle mümkün olacağını unutmayalım. Ve bu kavramları çürütmeye değil daha da anlamlandırmaya çalışalım. Umutsuz vaka ise çöpe atabilirsiniz. Ama örnek verdiğim şu iki kavramı çöpe atmanız neredeyse tüm dünyaya saygısızlık olur. Mevlana ve Yunus Emre gibi seviyelerine ulaşmamız mümkün olmayan yüce şahsiyetlerin bahsettiği konularla ortak yanları çok fazla olan bu konulara at gözlüğü ile bakmayalım derim.

Eski dilde “ictihad farkı” derler. Hukuk’ta da geçerlidir hala ve referans olarak alınabilir, kanun gibidir başka davaların örnek teşkil eden yorumları, kararları. Siz de yorumlayın, eleştirin, ekleyin, katkıda bulunun ama “bu konularda boşuna uğraşmayın, anlamsız” diyerek genellemeyin lütfen.

Bu da bu konuda eleştirel yaklaşımlara cevap olarak yazdığım tek ve son yazı olsun. Anlatamadı isem bu sayfakardaki tüm yazıları, ama tüm yazıları okumaya davet ediyorum arkadaşları. Hala anlatamadı isem lütfen hakkınızı helal edin, zamanınızı almış, zihninizi meşgul etmişimdir, özür dilerim.

Saygılarımla.

« « Okuyunca düşünmekten, düşününce kendimizi sorgulamaktan, sorgulayınca değişmekten korkuyoruz.| Gayret ve Sonuç » »

Toplam : 4 Yorum var

    Bekir Yıldırım Mart 4th, 2010 at 2:58 am

    Murat Bey ; Kişisel markalaşma kavramının muhtevasında neler yaptığınızı , neler yapmak istediğinizi yazınızda çok güzel vurgulamışsınız.Önemli olan da bu değil mi zaten ? Yarar var ise , gelişim var ise doğru yoldur demektir. Bizde bunu almaya gayret ediyoruz.
    Sitemli bir yazı ama sonuç olarak güzel olmuş.

    sevgiyle ;

    Sinan Köseoğlu Mart 9th, 2010 at 11:06 pm

    Birkaç ay önce sunumunuzu okumuş ve çok beğenmiştim, bu yüzden gözümün önünde dursun diye masaüstüne attım. Bu sabah da sunum gözüme ilişti, şöyle bir göz attım, sonra da sitenize girdim, birkaç yazınızı okudum, kendimi daha iyi hissettim.
    Bu işi hangi insiyakla yaptığınızı bilmiyorum, ama bir şairin güzel bir sözü vardır: “Şiir şairin neresinden çıkarsa okuyucunun da orasına gider”
    Bu işin sadece okuyarak gerçekleşeceğini zannetmiyorum, büyükler “haller bulaşıcıdır” derler, büyük insanlarla aynı havayı teneffüs etmek gerekiyor diye düşünüyorum.
    Teşekkürler

    Murat Esenli Mart 10th, 2010 at 11:18 pm

    Teşekkür ederim Sinan güzel yorumların için. Bu işi hangi insiyakla yaptığımı merak etmişsin. Öncelikle “insiyak” kelimesinin anlamını bu yorumu okuyanlara açıklamak gerek. Osmanlıca sözlükteki anlamı bir kuvvetin etkisiyle çekilip gitmek. Yani itici kuvvet, içgüdü, dürtü diyebiliriz. Belki de kendi eksiklerimden, kusurlarımdan yola çıkarak önce kendime sonra bu konularda zorluk yaşayan herkese bir şeyler anlatabilmek derdim. Tabi ki kader noktasında bazı sevk edilmeler, yönlendirmeler de var. Yani fayda unsuru ön planda. Marka Sizsiniz kurumsal bir şirket değil henüz. Belki ileri de o da olur. Doğrusun sadece yazmakla, okumakla olacak işler değil bu işler. “Hal”lerimizin yayılması, yansıması gerek birbirimize. Ben de okuyucularımdan, takipçilerimden ilham alıyorum bu konuda. Söz de ilginçmiş gerçekten, benim için de geçerlidir. Nereye gidiyorsa sözlerim, oradan çıkıyordur. Sevgilerimi iletiyorum.

    Bruce Mayıs 19th, 2010 at 6:16 am

    Murat Bey ; Kişisel markalaşma kavramının muhtevasında neler yaptığınızı , neler yapmak istediğinizi yazınızda çok güzel vurgulamışsınız.Önemli olan da bu değil mi zaten ? Yarar var ise , gelişim var ise doğru yoldur demektir. Bizde bunu almaya gayret ediyoruz.
    Sitemli bir yazı ama sonuç olarak güzel olmuş.

    sevgiyle ;

Yorumunuz:


Add a comment on FriendFeed