İnsan neden acele eder? Bir şeylere yetişmek için. Yetişmenin ölçü birimi nedir? Zaman. Ne zaman, neyi, nasıl yapacağımıza nasıl karara veririz? Aklımız ve kalbimizle. Yani duygusal ve mantıksal faktörlerle. Kararlarımızın doğru olduğunu matematiksel sonuçlar kadar kesin bir hükme bağlayabilir miyiz? Hayır. Hızlı olmak acele etmek midir? Bu sorunun cevabı da “hayır”. Peki nedendir bu telaşımız hiç yetişemeyecek gibi, gelenden kaçarak, gideni kovalayarak, varsayımlarımızın peşinden kamçılanırcasına koşar dururuz! Nedendir bu yanlış zaman algısı içinde paniğe, korkuya, kaygıya kapılarak verdiğimiz yanlış kararlar? Neden beklemeyi, sabretmeyi, olgunlaşma süresini, sürekli gelişen evrenin bir parçası olarak “yavaş yavaş” olacak şeyleri hemen isteriz? Neden?

Bu paragraftan sonra bu yazının bitmesi gerekir aslında. Çünkü bu soruların cevabını merak ederek düşünmeye başladı isek bir şeyler değişecek demektir hayatımızda. Ama öyle kolay cevaplar değil bunlar. O nedenle biraz kendimden, biraz çevremden yola çıkarak yardımcı olmaya çalışayım.

Bir çok yazımda insanın düşündükleri ile şekillenen bir varlık olduğunu vurgulamaya çalıştım. Bunu ben söylemiyorum zaten. Binlerce yıldır söylenen şeylerden alıntı yapıyorum. Düşüncelerimize göre de algılarımız oluşuyor ve davranışlarımız da bu algılar çerçevesinde şekilleniyor. Ama nereden biliyoruz zihnimize her damlayan, imaj oluşturan her şeyin doğru olduğunu. Artık vahiy gelmeyeceğine göre, meleklerden ilham almak için de Mevlana aşkına ulaşmak gerektiğine göre bu iki şıkkı imkansız diyerek geçiyoruz ve geriye iki şık kalıyor. Açıkça kötü olduğu bilinen fikirler ve bencilliğimizden, gururumuzdan, “ene” mizden kaynaklanan  istekler. Kötü fikirleri de bir şekilde anlayarak eleyebiliriz. Ama en tehlikeli olanı son madde. Yani buzdan benlik heykelimizin bize fısıldadığı içsel düşünceler. En ısrarcı olan da bunlar imiş. Sürekli “şunu şöyle yap, bak iyi olacak” diyerek bizi yanlış yollara sürüklermiş bu düşünceler. Bu düşünceler hayatımıza yön verdiğine göre nereden bileceğiz bizim için hayırlı olup olmayacağını. Geleceği bilemeyeceğimize göre bunu da bilemeyeceğiz. Ama bir kriter var;

Verdiğiniz karar “iyi niyetle ortaya çıkan, sizde ve çevrenizde vicdani bir baskı oluşturmayan, açık bir şekilde kötülük barındırmayan ve danışılarak alınan” bir karar ise yola devam. Ondan sonra ne olacağını daha fazla düşünmeye gerek yok. Ama aldığımız karar için iradenin hakkını vererek azimle çalışmak var.

Düşünce ve karar alma ile ilgili bu kısa girişten sonra başlıkta ve ilk paragraftaki sorulara tekrar dönelim. Düşünün, hayatınıza güzellikler katan en radikal kararları nasıl, ne zaman, ne şartlarda aldınız? Bu kararları almasaydınız ve beraberinde gerekli çalışmayı yapmasaydınız ne olurdu? Hangi kararda acele ettiniz, hangisinde zamanlamanız doğru idi? Daha önce yazmıştım. Arama motorlarından şu gibi cümlelerle web sayfama ulaşan çok oluyor. Sanırım benim de sorunum var bu konularla ilgili de ondan sayfama ulaşıyorlar : )  Benim değil hepimizin sorunları var buna benzer aslında. 30’lu yaşlarda üniversite okunur mu? 40 yaşından sonra dil öğrenilir mi? Bilmem kaç yaşından sonra girişimci olunur mu? Bilmem kaç yaşından sonra yeni bir meslek edinilebilir mi? Bu gibi sorular devam ediyor.

Bu sorular aldığımız eğitimin ve toplumsal baskının sonucu. Hatta ve hatta daha ileri gidersek genetik kodlarımızı dahi etkileyen sosyal yönlendirmelerin sonucu. Düzelmesi için birkaç nesil beklemeye gerek var mı bilemiyorum. Ülkemiz genel standartlarına göre;

1- Bayanlar zengin koca bulmak zorunda.

2- Zengin kocadan memnun kalmaz ise finansal özgürlüğü olamayacağı için onun her saygısızlığına boyun eğmek zorunda.

3- Erkekler bir an önce askerliğini yaparak iş bulmak zorunda.

4- Devlete kapağı atamamışsak pek iyi gözle bakılmaz.

5- Bir an önce evlenmeli ve çoluğa çocuğa karışmalı, evinin adamı olmalı.

6- Bu arada ev hanımı zaten otomatiğe bağlanmış şekilde çocuk doğurmaya ve evin-kocanın tüm işlerini robot gibi yapmaya devam ediyor olmalı. Yoksa “aforoz” geldi gelecek!

7- Erkek gecesini gündüzüne katarak bir an önce ev almalı. Eee çoluk çocuk otobüsle de olmuyor, bir de araba şart.

8- Kadının yapabileceği azami etkinlik “GÜN” lere katılmak olmalı. O da para getirdiği için yoksa ona da gerek yok.

9- Tüm bu şartlar altında erkek kendini geliştirmek için bilgili insanlarla buluşmak ve kitap okumak gibi etkinliklere katılmak konusunda zaten zamanı ve gücü olmayacak ki! En fazla kahvede bir iki boş muhabbet yapabilir o kadar.

10- Sonuç; emeklilik, ne demek emeklilik çalışmaya devam, daha okuyacak çocuklar var ve doğal olarak hastalıklar ve … .

“Bu standartlar bana hiç uymuyor” diyenleri duyar gibiyim. Bunu diyenler % 1 içinde ise ne mutlu. Ama tüm bunlara “sosyal baskı” gözüyle bakarsak bu % 1’in etkilenmemiş olması mümkün değil. O nedenle en çok kararsızlığı, en çok korkuyu, kaygıyı gözü açılmış, ufku geniş, yüksek bir misyon üstlenmeye hazır, yaratıcı, inovasyon isteyen insanlar yaşarlar. Çünkü böyle bir ortamda aldıkları her karara karşı çıkacak milyonları bulacaklardır karşılarında.

Yaşlandıkça yukarıdaki maddelerde saydığımız baskılar daha da artacaktır. “Boş hayaller peşinde koşma, hayatın gerçek verileri ile oynama, bırak yaratıcı olmayı girişimci olmayı otur oturduğun yerde. Bak komşunun çocuğuna nasıl adam oldu. Popon azıcık yer tutsun, taş yerinde ağırdır” gibi atasözleri ile desteklenir bu durumlar.

Gelin kısa bazı mantıksal önermelerle şu işi açıklığa kavuşturalım.

Varsayalım ki 25 yaşındasınız; lise mezunusunuz ama süpersiniz, harika işler çıkarıyorsunuz, müdür olabilirsiniz ama ah bu üniversite yok mu! Ama açık öğretim ya da akşam öğretimi de geçerli. Çok mu zor sizin gibi akıllı ve kapasiteli bir insanın açık öğretim okuması. Diyelim Allah ömür verdi 35 yıl daha çalışacaksınız. Nasıl devam etmek istersiniz?

Varsayalım 35 yaşındasınız; iş hayatında iyi bir noktaya gelmişsiniz ama daha yüksek hedefleriniz var. Uluslararası tecrübeye sahip olmak, yabancı diliniz geliştirmek, belki de yüksek lisans yapmak, belki de akademisyen olmak istiyorsunuz. Size de 90 yıllık bir ömür verilmiş diyelim. Nasıl devam etmek istersiniz?

Varsayalım 45 yaşındasınız; meslek değiştirmek ya da hayalinizde olan size huzur verecek bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Ya da bir hobinizle ilgili daha fazla zaman ve emek ayırmak istiyorsunuz. Sizde 85 yıllık ömür verilmiş diyelim. Nasıl devam etmek istersiniz.

Yanlış anlaşılmasın. Allah’ın işine karışılmaz. Kimin ne kadar yaşayacağı, kimin ne kadar rızkını alacağını kimse bilemez. İnsan sadece doğru ve iyi olana niyet etmekle, onu istemekle ve hakkını vererek çalışmakla sorumlu bir varlık. Ben sadece bazı ihtimal hesapları üzerinde kafa yoruyorum.

Ülkemizde son yaş ortalaması bu kadar olmadığına göre, yukarıda yazdığım on maddeden daha fazla olumsuz değişkenlere sahip olduğumuza göre, kişisel ve ulusal gelişim endeksimiz pek de iç açıcı olmadığına göre demek ki hesaplarımızı daha bir hassasiyetle yapmamız gerekiyor. Peki bu hassasiyet denilen şey geleneksel yaşam modellerine uymak, hayatın önümüze koyduğu verileri aynen kabul etmek demek mi oluyor? Hayır. Öyle olsa idi herkes dedesinin ya da babasının hayatını yaşamak zorunda kalırdı. “ kemal, kamil, tekamül, mükemmel” gibi kelimelerin insanoğlu için bir anlamı da kalmazdı o zaman.

Başarılı ve mutlu insanlar harikulade formülasyonlarla hayatın verileri ile oynayarak bu duruma gelmişlerdir. Veriler bir şeyi imkansız kılamaz, sadece veridir ve “data mining” denilen veri madenciliğine ihtiyacı vardır. Bilirsiniz bu işlem de “data warehouse” dan yapılır. O da sizin bilgi bankanız, tecrübeniz, sosyal çevreniz, duruşunuz kısaca kişisel marka değerinizdir.

Yaşım 36. Hayatım verilerle oynamakla geçti. Ne kariyer hayatımın ne de özel hayatımın matematiksel verilerle açıklanabilecek bir durumu yok. Kader noktasında şansa sahip isem ne mutlu. Ama bu verilere uygun formülasyonlar için o kadar çok çaba harcadım ki. Gecelerim, gündüzlerim, af buyurun tuvalet ihtiyaç zamanlarım dahi düşünce helezonları çinde geçer. Ve bundan da çok zevk alırım. Her ne kadar bazen “zihin kilitlenmesi” ne yol açsa da çabuk çıkarım o girdaplardan. Sadece verilere bağlı kalmak isteyen bir insan sosyal bölüm mezun olduğu halde Türkiye’nin en teknolojik şirketlerinin bilgi işlem departmanlarında çalışamaz. İçindeki sevdasına gönül vererek reklamcı olma hayali ile çok genç yaşta girişimcilik yapıp batamaz. Rüyasında bile görse inanmayacağı Lojistik-depo işini üç buçuk yıl başarı dolu hikayeler yazarak yapamaz. Hiçbir maddi kazancı olmadığı halde kişisel markalaşma ile ilgili bu bloga emek vererek 170’ten fazla yazı yazamaz. E-kitapları geçiyorum. Amacım kendimi övmek değil yanlış anlaşılmasın.

Bu yazıyı yazdıktan hemen sonra hayata veda edebilirim. Allah bilir. Ama kaderde varsa 100’den fazla da yaşayabilirim. Küçük, sıradan, materyalist – diyalektik felsefe odaklı garip hedefler için acele edecek kadar yaşlanmadım. Zamanı  bu kadar yanlış değerlendirmek ancak gafillik olur. Oturun, eşinizi, ailenizi, sevdiklerinizi yanınıza alın. İçinizde en derinlerde olan, size huzur veren hayallerinizi masaya yatırın. Ve acele etmeden karar alın, sindirerek, yıllara yayarak uygulayın. Bırakın şu yaşlanmışlık, yorgunluk depresyon nöbetlerini. Bir şeyler için acele etmek istiyorsanız özür dilemek için, teşekkür etmek için, empatik davranışlar için, hoşgörü için, uzlaşma için acele edin. Kişisel marka hikayeniz ölünce bile bitmiyor. Arkanızdan nasıl konuşulmasını isterdiniz? Vasat, tembel, cesaretsiz, monoton, risk almayan, insanlara fayda sunmayan biri olarak mı anılmak isterdiniz? Yoksa tam tersi örnek olacak özelliklerinizle mi?

Yaşlandığınızı düşünerek siz hangi hedefler için acele ediyorsunuz?

Saygılarımla.

« « MarkaSizsiniz e-kitap ; 2010 için kişisel markalaşma ve takvim| Bebekleri izleyin, yenilgiler karşısında ne kadar da az kırılıyor cesaretleri! » »

Toplam : Bir Yorum Var

    Eğitişim Kariyer Enstitüsü Ocak 29th, 2010 at 9:32 am

    Gençlerle konuştuğumuz zamanlarda da bu açıkca görülüyor. Sanki bir yerlere yetişeceklermiş gibi bir an önce düzene ayak uydurma ve hayatlarını rutine sokma peşine düşüyorlar. Malesef ömür boyu eğitim ve öğrenim hiç planları arasına giremiyor.

Yorumunuz:


Add a comment on FriendFeed