Aslında herkesin haberi var da kimse kimseye bunu çaktırmamaya çalışıyor ama herkes de bunu çok iyi biliyor ve ona göre davranıyor. Nasıl mı?

Tüm varlık-şey dünyasının yaratılışından gelen bir düzen belki de. Doğayı korumazsan sonucu bellidir. Sağlıklı beslenmezsen sonucu bellidir. Bir şeyi ısrarla yanlış yaparsan sonuçlarına da hazır olman gerekir. İnsanın düşündüklerinin sonucu dahi etki-tepki teorisinde yatar. Yani bir birine karşılık gelebilecek ilişkiler kurmak isteriz yaşamda. Buna kazan-kazan mantığı diyenler de var. Karşılıksız olan anne şefkati, baba vicdanı gibi içsel dürtüler istisnai durum oluşturabilir, bunlar ayrı. Matematiksel ifade ile dahi 1’e 1 eklemezsen iki olmaz. Ya da sıfır eklemen de bir şey ifade etmez. Çünkü tek başına etkisiz bir kavramdır, bu anlamda.

Tüm bu örneklerden sonra gündelik ilişkilere gelelim. Gösterdiğimiz saygının karşılığını yeteri kadar alamadığımızı düşünerek ya azaltır ya da tam tersi şekilde davranmaya başlarız. Sevgi, vefa, ilişki, bilgi konuları da aynı şekilde. Çalıştığınız şirketten hakkınızı alamadığınızı düşünüyorsanız –para ya da statü- aslında iş yavaşlatma eylemine başlarsınız. Yöneticileriniz de bu davranışınızı baz alarak daha da değer düşürmeye başlayabilir. Böylece kısır döngüyü birinin kırması beklenir. Eşiniz ya da sevgiliniz “beni sevmiyorsun” der ve karşılık alamadığını düşünür ve ona göre davranır. Siz de aynı şeyi yapmaya başlarsınız “inat” şekilde. Artık tavuğun mu yumurtadan, yumurtanın mı tavuktan çıktığı konuşulur durur bu ilişki problemlerinde.

Evet, “karşılık bekleme algısı” tüm davranışlarımıza yansıyor bu şekilde. “Sen bana böyle mi yapıyorsun, e ben sana gösteririm gününü” modunda devam eder gider hayatımız. Bir de kanıksanır ve normal gelmeye başlarsa bu “tarz” işte en kötüsü de bu olur. Anlamsızca gezen yığınlardan biri olur öteki dünyaya göçeriz.

Zaten yeterince uğraşmak zorunda olduğumuz “algılarımız” yani önyargılarımız var. “Ben seni böyle algıladım bana ne” der gibi yaşıyoruz. Yaftalıyoruz çevremizdeki her şeyi. Duruşunu beğenmedim sen “şu” sun. Yaklaşımını beğenmedim sen “bu” sun. Laf anlamaz, gururlu, kibirli, hayatı bencilce yaşayan “biri” sin. Diyerek geçer günlerimiz. Anlamaya çalışmak, onun ayakkabıları ile yürümek, onun açısından bakmak bize ağır gelir. Zavallı insan da sürekli bu algıları “ben böyle değilim” diyerek düzeltmeye çalışır.

Çözüm olarak vicdan ne güzel bir özelliktir insana ait. Kalp ve beyin çözemez bazı problemleri. Ama vicdan mekanizması diğer tüm özelliklerimize yayılarak çözüme doğru götürebilir bizi.

Ekmek-köfte olayını fark ederek önlemini nasıl alabiliriz?

Normal gibi gelen “kapalı yaşam” tarzında büyük yalanlar söylemekten vazgeçmek gerek. Açıkça ifade edemediğiniz, anlatamağınız, detayına inemediğiniz her şey bu kapsama girer. “Ne de olsa bir gün anlaycak, anlamalı, anlamak zorunda” diyerek hayatı kendinize ve başkalarına zindan etmeyin.

Davranışları duygusal zeka ile ölçümlemeyi deneyin, saf mantıkla değil. Empati yapın, onun yerinde olsam ben ne yapardım diye düşünün. Israrla aynı karşılığı vermeye çalışmayın ve aynı ölçüde karşılık beklemeyin.

İş yaşamı bir çıkar ilişkisidir aslında. Ama özveri ve katma değer yaratmak her zaman etkilidir. Önemli olan bu çabayı yönetime, çalışanlara fark ettirmektir. Yoksa bir anlamı kalmaz. Bir türlü fark edilmiyor ve karşılığını alamıyorsanız da gereğini yapın. Ama lütfen doğru algı boyutunda olup olamadığınızı sorgulayın.

Büyük beklentilerden vazgeçin. Büyük beklentiler de yaratmayın. Her ikisi de aleyhinize olabilir. Ümit olmazsa, umut olmazsa yaşayamayız. Ama küsmemek için “ummak” seviyesini doğru ve gerçekçi şekilde belirlemek gerek.

Saygılarımla.

« « Bir yönetici kendi kalesine nasıl gol atar?| Unutuyorsunuz, unutacaksınız da, çünkü “insan”sınız » »

Yorumunuz:


Liked by

Add a comment on FriendFeed