Evet, bir açıdan bakınca öyle görünüyor. Şu yazıyı dahi anlaşılır yazamazsam ben de karşı geliyorumdur doğal olana. Kıymeti bilinmeyen, vefa gösterilmeyen, hak ettiği karşılığı alamayan her şey doğaya hükmeden bazı kanunlara karşı çıkıyor demektir. Çok kısa sürede de hesabı görülür, bunun bedelini öder. İnsanın gelişmesi, de toplumun gelişmesi de belli bir zamanın geçmesini gerektirir. Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyenler de, haksızlığa karşı çıkanlar da ve tabi ki aslında  insanlardan bir insan olan peygamberler de eziyete, dışlanmaya ve anlaşılamamaya maruz kalmışlardır.

Marka olmak, sürü psikolojisinden farklılaşmak ve ısrarla aynı mesajı doğru şekilde çevremize ulaştırmaktır. Peki ne kadar hazırdır insanlık bu mesajı anlamaya. Sabır üstüne sabır, strateji üstüne strateji gerekir bir şeyleri anlatabilmek, insanların içine sindirebilmek için. Ha, üç beş yıldan bahsetmiyorum. Yüz yıllar süren bilgi ve algı yanlışları hala düzeltilmeye çalışılıyor, değil mi!

Gelin şunu kabul edelim. İnsan kendisine dahi “ağır” gelen bir varlıktır. Çünkü ne düşüncelerine ne de içsel isteklerine bir türlü tam anlamıyla hakim olamaz. Bir de yaratılıştan gelen en büyük potansiyele sahip varlık olma özelliğini de taşıyınca, tut tutabilirsen. Kişisel marka olmak yaşamdaki hedeflerin bütünüdür. Bu hedefler de baskın şekilde hırslara dayanır. İster girişimci olun, ister akademisyen, ister müdür fark etmez. Ağzınızla kuş tutmanız, dahice fikirler saçmanız sürekli saygı ve takdir göreceğiniz anlamına gelmez. Tam tersi büyük kavgalara, oyunlara, stratejilere hazırlıklı olmanızı gerektirir. En yakınınızdan en uzağınıza kadar “garip” davranışlara maruz kalacaksınız.

Nasıl ki bir ağacın yetişmesi yıllar alıyor, mevsimler belli zaman dilimlerinde oluşuyor, insanlık taş devri günlerinden bugünlere binlerce yıl sonra ancak gelebiliyorsa fikirler de projeler de aksiyonlar da bu şekilde doğal bir süreçte gelişmek için beklemek zorunda kalacaktır. Bilinçlenme süreci organik ve doğal kanunlara bağlı bir süreçtir. Bir kişiye, bir olaya bakış açınız on yıl önce de aynı mıydı? Çok az kişi bu soruya “evet” cevabı verebilir. Aslında değişimden bahsediyorum, fark ettiğiniz gibi. Ama bir çırpıda olmuyor ki bu. Ya da bir düğmeye basınca hemen her şey değişmiyor ki.

Evet, bugünlerde daha çok fark ediyorum zamanın doğal döngüsüne karşı geldiğimi. Hızımı, ağırlığımı, hacmimi doğal olana karşı ayarlayamazsam ve sabırsız hırslarımı dizginleyemezsem hiç mi hiç başarılı olamayacağımı. Herkesi, her şeyi aynı ölçüde görmek saflıktan başka bir şey değildir. İnsan kendi hızına dahi yetişemez, kontrol edemez iken nasıl olur da başkalarından “aynı” olmasını bekleyebilir. O zaman sürekli madalyonun diğer yüzünü çevirerek her davranışımızın çevremize nasıl yansıdığını düşünmemiz gerek. Pes etmek, vazgeçmekten bahsetmiyorum. “Doz”u, “poz”u ve “koz”u ayarlamaktan bahsediyorum. Bir denizaltının aşırı hızla derinlere inmesi ile ana gövdedeki perçinlerin, vidaların aşırı basınçtan nasıl patlayacağını düşünün diyorum. Bu ince ayarları yapmadan sadece ama sadece hırs rüzgarı ile  koşmak yetmeyecektir hedefe varmak için.

Doğadaki dengeyi atlamadan, çevremize ağır gelmeden, organik gelişime karşı çıkmadan, zamanın öğreticiliğini anlamadan, yalancı rüzgarlara kapılmadan, düşünce gezintilerinde kaybolmadan ve algı kafeslerine hapsolmadan yaşayabilmemiz dileği ile.

Ne doğal akıntıda sürüklenin, ne de karşı yönde kürek çekin. Bu işin dengesini bulan var ise bana da bildirsin lütfen.

Saygılarımla.

« « İşini bırakıp ajans kurdu !| Hayal “kırık” ları » »

Yorumunuz:


Add a comment on FriendFeed