
Her insanın doğuştan bir marka değeri taşıdığını düşünüyoruz. Kişiliğin oluşması ile birlikte, eklenen eğitim ve tecrübeler bizi yaşamda bir noktaya getirir. Bu noktaların her hangi birinde “durun, marka sizsiniz” diyoruz.
devamı için tıklayınız!






"Yıllardır çevre konusunda yaptığı eylem, konuşma ve projelerle ülkemize çok şey kazandırmış, melek kıvamında bir insan. Her zaman tükemi kültürünün bağımlılık yaratan alışkanlıklarına karşı durarak düşüncelerini kimseden kormadan ifade eden bir kişi Hayrettin Karaca. "
1929’da İstanbul’da doğdu. 1951 yılında İ.T.Ü.’den Makina Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. 1954 yılına kadar Carrier Corp. Türkiye Şubesi’nde Tesisat Mühendisliği görevini sürdürerek bu konuda ihtisas sahibi oldu. 1954 yılında İshak Alaton’un teklifi ile iki kişilik Alarko Kollektif Şirketi’nin eş ortağı olarak faaliyete başladı.
Rosa Louise Parks (4 Şubat 1913 – 24 Ekim 2005) ABD vatandaşı insan hakları savunucusu. Rosa Parks ABD'de Alabama eyaletinde doğdu. 1943'te Amerikan Yurttaş Hakları hareketine katıldı. 1955'te Alabama eyaletinde, zencilere uygulanan ayrımcılığa karşı tavır koyarak sonrasındaki hareketin başlangıcını yapan kişi oldu.
Biri edebiyat diğeri sinema alanında yaratıcılıklarını gösteren iki köy enstitüsü öğretmeninin oğluydu. Hem para kazanacak hem de sanat yapacaktı. Her şeyden önemlisi çabucak başarılı olacaktı. Bir çocukluk arkadaşının söylediği şu cümle kişiliği hakkında önemli bir ipucuydu: ‘Emrah saklambaç oynarken hiç gizlenmezdi...
14 yaşındayken annesi, Cootie Williams'ın enstrumental West and Blues albümünü ve kayıt yapabilen bir plak makinesini ona hediye eder. Ertegün bir yandan çalarken kendi yazdığı sözleri mikrofona okuyor ve bunları kaydediyor, abisi Nasuhi Ertegün ile birlikte odalarında sevdikleri müzikleri dinliyorlardı. "16 yaşındayken bir pop müzik uzmanı sayılabilecek kadar bilgim...
Prof. Dr. Mehmet Öz, 11 Haziran 1960'da babasının görev yaptığı Cleveland'da doğdu. 1982'de Harvard Üniversitesi'ni bitirdi, 1986'da Pensilvanya Üniversitesi'nden tıp doktoru unvanını aldı. Halen Columbia Üniversitesi Irwing Kalp Cerrahisi Profesörü olan Öz, ayrıca aynı üniversitenin Tamamlayıcı Tıp Programı'nın kurucusu.
1942’de Londra’da doğdu. Zihin Haritaları’nı dünyaya öğreten kişi. 2006’da bu konuda kendi yazılım paket programını çıkardı. Bazı tespitleri; • Üzerinde yatırım yapmayı düşündüğünüz bir şey varsa; o beyin olmalı... • Hayvanlar ve çocuklar en iyi eğitmenlerdir; onları izleyin ve öğrenin.
Cem Kozlu 1946 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'den sonra üniversite öğrenimi için ABD'ye gitti. 1986-1988 arasında Komili Holding Genel Müdürü olarak görev yaptı. Kozlu, 20 Ekim 1991 genel seçimlerine kadar THY Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak hizmet verdi. Daha...
Sir Richard Charles Nicholas Branson (d. 18 Temmuz 1950 Shamley Green, Surrey, İngiltere), İngiliz yatırımcı, işadamı, 350'den fazla şirketi bulunan Virgin şirketler grubunun CEO'su. İlk ticari başarısını henüz 16 yaşında iken çıkardığı Student adlı dergi ile kazandı.
1962 doğumlu, Saint Michel Fransız Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi mezunu olan Muzaffer Akpınar, evli ve iki çocuk babasıdır. İş hayatına 1986 yılında Penta Tekstil’in kurucu ortağı olarak başlayan Akpınar, 1993 yılında KVK Mobil Telefon Hizmetleri AŞ’nin CEO görevini üstlenmiştir.

Evet, “merak ilmin hocasıdır” derler. Üniversiteli arkadaşlar da gerçekten meraklı ve biraz da kaygılılar tabi ki. Kişisel markalaşmayı, liderliği, koçluğu, iş hayatını, özel hayatta nasıl huzurlu olacaklarını v.s. birçok şeyi merak ediyorlar. Konferans verme konusunda her ne kadar çok tecrübem olmasa da geçen haftalarda iki üniversitede arkadaşlarla bilgi paylaşımında bulundum. Davet edenler de girişimcilik, halkla ilişkiler gibi öğrenci kulüplerindeki aksiyoner arkadaşlar. Azimlerine, koşturmalarına hayran kaldım.
23 Şubat günü Fatih Üniversitesi’nde idim. Zühtü Soylu arkadaşımızın daveti ve tabi ki üniversitedeki Kariyer Planlama Merkezi’nin koordinasyonu ile bu etkinlik gerçekleşti. Anfiyi dolduran meraklı öğrenci ve bazı hocalarımız dinlemeye geldiler sağ olsunlar. Hocalarımızdan biri sordu; “Murat bey bu yazıların bir gün modası geçer mi” diye? Ben de “imkansız” diye cevap verdim. İnsan var olduğu sürece bu yazdıklarımın, anlattıklarımın modası geçmeyecek. Zaten kişisel markalaşma kavramının popüler kültürün malzemesi olmadığını yazılarımda da anlatmaya çalışıyorum.
Diğer bir konferans ise Çanakkale – Biga’da idi. Otobüsle yemyeşil ovaları, bayırları seyrederek gittim. Kısa bir tatil gibi oldu. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nin İktisadi ve İdari Bilimler Kampüsü Biga’da. Küçük ve şirin bir yer. Öğrenci nüfusu fazla ve bu da şehrin sosyal, ekonomik seviyesini de etkiliyor olumlu anlamda. Bekir Yıldırım arkadaşımızın daveti ile gitmiş oldum. Genç Girişimciler Topluluğu düzenledi organizasyonu. Hasan Gülbay, Emir Bozkurt ve ismini sayamayacağım birçok arkadaş görev almıştı organizasyonda. Ama bir baktım ki, bu üniversite öğrenci kulübü kaynıyor zaten. Sanırım 100’den fazla kulüp varmış. Merak ettim her üniversitede böyle mi diye. “Hayır, bu konularda en girişimci üniversite biziz” dediler. Sayın rektör ve hocalarımız da o kadar çok katkıda bulunuyorlarmış ki. Harika bir organizasyondu. Biga’ya ayak basmamdan tekrar otobüse binene kadar öyle harika bir görev paylaşımı yapmışlardı ki şaşarsınız. Onlarca genç arkadaş sürekli koşturuyorlardı çevremde. Konferans salonunda yüzlerce öğrenciyi görünce heyecanlanmadım değil yani. İki saatten fazla, soru cevap faslı da yaparak konferansı bitirdim. Çok güzel sorular geldi. Umarım faydalı olmuştur.
Hep şunu anlatmaya çalışıyorum. İster lisede olsun, ister üniversitede. Öğrenci arkadaşların bir üst müfredatları olmalı. Girişimlerde bulunmalılar, farklı alanlarda kitaplar okumalı ve kendilerini geliştirmeliler. Entelektüel bilgi seviyelerini geleceğe hazır hale getirmeliler. Ve bu konuda hocalar, danışmanlar yani onlardan daha tecrübeli ve bilgili herkes bu konularda seferber olmalı. Çünkü açlar. Çünkü onların adı talebe, yani talep edecekler. Meraklarını, kaygılarını giderecekler. Geleceğe daha bir ümitle bakacaklar. Her iki üniversitede de öğrenci arkadaşlarla birlikte yemek yedik. O kısa sürede dahi o kadar çok soru sordular ki.
Bu organizasyonları yapanlar ve zaman planları çerçevesinde katılabilenler zaten kişisel markalaşmaya adım atan gençler. Öyle dört yıllık okulu 7 yılda bitirmeyle, sadece arkadaşlarla günü gün edip eğlenmeyle bu işin olmayacağını fark ediyor gençler. Okuyorlar, staj yapıyorlar, yabancı dillerini geliştiriyorlar, etkinliklere katılıyorlar. Öylesine yan gelip yatmıyorlar yani. Bu da bana gurur veriyor. İddia ediyorum. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’ndeki kulüpler ve girişimci öğrencileri gibi sadece 10 üniversitemiz bu şekilde olsa geleceğin Türkiye’si daha umutlu olacaktır. Bakın siyasetten, kategorilerden, ekonomik rekabetten bahsetmiyoruz. İlimden, bilimden, insandan bahsediyoruz.
Son olarak bu iş sadece İstanbul ve Ankara ile olmuyor arkadaşlar. En ücra diyebileceğiniz, vatanın herhangi bir köşesinde kurulmuş bir enstitü dahi olsa oradaki öğrencilerin merakını gidermek, farklı bilgiler sunmak imkanı olanların borcu. Seferberlik sadece savaşta değildir. En büyük savaş insanın cehaletine karşı yaptığı savaş olduğuna göre demek ki bu sefer hiç bitmemeli.
Organizasyonları düzenleyen ve katılan tüm öğrenci arkadaşlara teşekkürlerimi ve sevgilerimi iletiyorum tekrar.
Saygılarımla.
İki kelime hem birbiriyle bağlantılı hem de tamamen farklı şeyler. Her gayret eden istediği sonuca ulaşabilir mi? Hayır. Gayret etmeyenin sonuca ulaşması mümkün mü? Mucize olmaz ise o da “hayır”. Peki irademiz çerçevesinde bize düşen ne? Tabi ki çaba göstermek. Yani kaderci anlayışa dayanmamak.
Gayret nereden başlar biliyor musunuz? Önce niyetlerden. En zor olanı da budur zaten. Hangi niyetle yola çıkıyorsun? Çok güçlü ve zengin olmak ve insanlara hava atmak için mi? Yoksa gerçekten insanlığa faydalı şeyler sunmak ve huzuru hissetmek için mi? Sonra düşüncelerimize, algılarımıza tutunarak devam ederiz yola. Fakat, duygusal karar alma mekanizmalarımızı, algı karmaşamızı ve tabi ki beynimizin bize oynamaya çalıştığı oyunları sorgulamadan devam ederiz. Bir de bunun adına “gayret” deriz. Yok öyle işin kolayı. Sistematik bir biçimde çaba göstermek gerekiyor. Yoksa boşa kürek çekmek gibi bir şey.
Proje yönetim metotları, pazarlama süreçleri, yalın iş süreçleri ve otomasyonları hep bu nedenle çıkmıştır. Bu modelleri insan düşünür ve çizer. Ve tekrar kendi modelleri ile düşünce dünyasını besleyerek yeni yaşam modelleri çıkarmaya başlar. Örneğin, marka konumlandırma stratejilerinin kişisel markamızın sosyal konumlanmamıza uyarlanması gibi. Yani çift yönlü çalışan modellemeler gidip geliyor zihnimizde.
Çok çalışmak, aşırı çaba göstermek takdir edilecek bir durum. Fakat dengesiz bir hırs içinde, saldırgan tavırlarla, amaçsızca koşuşturmak değildir gayret etmek. Siz hiç gördünüz mü bir ticari markanın bir çok mesajı bir arada vererek her biri birbirinden farklı algılar oluşturduğunu. Aklınıza üç ticari marka getirin. Her biri için en doğru kelimeyi bulun. Büyük ihtimalle birçok kişi o kelimeye yakın anlamları olan kavramlarla tanımlayacaklardır o markayı. Çünkü mesaj karmaşası değil mesaj yalınlığını tercih eder markalar. Gelin siz bunu kişisel markalaşma sürecindeki gayretlerinize yorumlayın. Israrla aynı mesaj çerçevesi içinde kalmanız, değil insanların, internet arama motorlarının dahi sizi o şekilde tanımasına yol açacaktır.
Gayret etmenin en önemli değişkenlerinden biri de odaklanmak. Yalın düşünme süreçleri ile birlikte hedefe odaklanmak ve kaçakları sürekli gözlemlemek gerekir. Unutmayın, psikologlar da “çevremizde önemsiz gibi görünen pek çok şeyin davranışlarımızda etkisi olduğunu” söylüyorlar. Uyarıcı ve tetikleyici mekanizmaların bize bir tuzak gibi kurulu olabileceğinden bahsediyorlar. Bir deneyde iki grubun birine normal kelimelerden oluşan cümleler, diğer gruba ise yaşlılığı çağrıştıracak kelimelerden oluşan cümleler veriyorlar. Ve deneyden sonra koridorun sonundaki kapıdan çıkmalarını istiyor doktorlar. Yaşlılık çağrıştıran kelimelerle dolu cümleleri okuyan deneklerin kapıya doğru yürürken, diğer gruptakilerden çok daha yavaş ilerledikleri gözleniyor. Renkler, sesler, kokular v.s. dikkatimizi dağıtmak için her şeyin etkisi var. Cordelia Fine- A Mind of Its Own ( Başına Buyruk Beyin – Sel Yayınları)
Diyelim çok fazla gayret gösterdik ve elimizden geleni yapmaya çalıştık. Sonuç? Şu ana kadarki tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki “çalışınca oluyor” Çok klişe bir ifade değil mi? Ama öyle. Çok az durum vardır ki her şeye dikkat edildiği halde sonucu olumsuz olan bir adım. Onu da işte o zaman kadere bağlayabiliriz. Ama evrenin yaratılışında ve sonuna kadar her olay sebepler çerçevesinde insanın başına gelmektedir. Yoksa bireysel irademizin bir anlamı kalmaz idi.
Sonucunu almadığımızı zannettiğimiz ya da olumsuz olduğunu düşündüğümüz birçok konuda yılar sonra “her şeyde bir hayır varmış” diye mırıldanırız. Çünkü noktalar birleşince büyük resme daha hakim hale geliriz. Bize negatif gibi görünen o her noktacığın yaşam döngümüzde bir anlamı var. Bu anlamı kavramaya, yorumlamaya çalışmak da bize bağlı. İnsanın “niyet etmek, düşünmek, meyil göstermek ve tabi ki harekete geçmeye kalkışmak” ile ilgili sorumluluğu var. Fiilin tam olarak gerçekleşebileceğini matematiksel bir kesinlikle kimse ifade edemez.
Sonuçları tahmin etmek, analiz etmek, ihtimal hesapları yapmak, algıları ölçmek v.s. hepsi önemli. Kabul ediyorum. Yazdıklarım da “kadercilik” çerçevesinde anlaşılmasın sakın. Sonucu gayretten önce düşünerek kaygıya, korkuya kapılanlara söylüyorum. Ne zaman planlı bir şekilde ısrarla çalıştınız da olmadı! Ne zaman ısrarla bir kapıyı çaldınız da açılmadı! Ne zaman en saf niyetle yola çıktınız da hedefinize ulaşamadınız! Ne zaman mantık ve sezgilerinizi doğru zamanlama ile doğru oranda kullandınız da olmadı! Ne zaman? Tabi ki hiç bir zaman, değil mi?
Saygılarımla.
Daha çok kısa bir süre önce filmlerin, kaset bantlarının kopmasından bahsederdik. Tamir etmeye çalışırdık. O zamanlar böyle harici bellekler, dvd ler filan yoktu. Tamir edilse bile orijinali gibi olmazdı ama idare ederdi işte.
Mutsuz ve sıkıntılı anlarımda filmin nerde koptuğunu arar dururum, bulduğum zaman dünyalar benim olur. Onunla yüzleşir, doğru yorumlamaya, doğru algılamaya çalışır ve yoluma devam ederim. Bu durum, özel hayat ve iş hayatı için de geçerli. Bu topraklarda yaşayan insanlar için de film bir yerlerde kopmuş, bir türlü bağlayamıyor, tamir edemiyor gibi bir durum var sanki.
Şu sorulardan yola çıkarak nasıl bir karmaşa yaşadığımızı kısaca sorgulamak istiyorum. Allah uzun ömür versin, az kalmış olsa da hala yaşamakta olan bir nesil Arapça ve Farsça’nın yoğun olduğu bir Osmanlıca ile büyüdü mü? Evet. Atatürk harf inkılabını yaparak özgün Türkçe’yi yerleştirmeye çalışarak zihinlerdeki tüm kültür mirasını yok etmeye mi çalışmıştır? Kesinlikle Hayır. Okur yazarlık oranımız hala sorunlu, özellikle kız çocuklarımızın eğitimden yoksun bırakılması gibi sorunlar hala var mıdır? Evet. İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dilleri öğrenebilen ve bu konuda araştırmalar yapabilecek seviyeye gelen insan sayısı çok ama çok az mıdır? Evet. Türkçe edebiyat ve akademik, bilimsel yayın içerik azlığı ile utanç duymalı mıyız? Evet. Biraz soluklanın ama sorulara devam edelim lütfen. İnsan düşünceleri ile şekillenen bir varlık mıdır? Evet. Düşünceler önce içi anlam dolu kavramlardan yola çıkarak ve başka kavramlara ulaşır mı? Evet. Peki, bu kadar dil karmaşasında ve diğer zorluklarla kafası karışık bir milletin doğru kararlar vererek doğru adımlar atması mümkün müdür? Hayır.
O zaman ne diye kavramları kendimize göre yorumlayarak, sulandırarak, laf atarak üzerinde kafa patlatmaktansa çöpe atmayı yeğliyoruz. Çünkü daha kolay geliyor da o nedenle. Demokrasi, Cumhuriyet, Adalet, Halkçılık, Sosyal Devlet, Teamül gibi bir çok değerli kelimeyi sulandırabilmiş bir toplumuz biz. Bilginin hakiki kaynağına ulaşmak zor ya. Önce saygı duyarak sonra sorgulamak, araştırmak zor ya.
Örneğin, “kişisel gelişim” kavramını ele alalım. Bir zamanlar daha kuvvetli bir furya idi hala da kitapçıların birkaç sütunu bu kitaplardan oluşuyor, yığınla. Bir yandan herkes danışman, koç v.s. olmak için can atıyor. Bir yandan bu gibi konular üzerinden acaba nasıl para kazanabilirim diye işin püf noktalarını kapmaya çalışanlar var. Bir çok kişi için de bu kavram artık çöpe atılmalı, tiksindirici bir şey. Öyle mi?
Yok efendim öyle değil. Bu iki kelimeyi ifade olarak beğenmeyebilirsiniz. Yanlış yorumlayanları, yanlış şeyler anlatanları, insanları motivasyon gazı ile birkaç saatliğine balon gibi şişirmeye çalışanları lanetleyebilirsiniz. Ama tüm bunları yapacağınıza bu gibi kavramların nasıl anlaşılmaya çalışılması gerektiğine dair bilgiler paylaşsanız daha iyi olmaz mı? Hangi bilgilerin insanları daha da çaresizliğe sürükleyebileceğini, doğrusunun ne şekilde olması gerektiğini sistematik bir biçmde anlatamayı deneseniz olmaz mı? Kavram ve düşünce fakirliği çeken insanımıza bu gibi ifadelerle nelerin doğru anlatılabileceğini düşünseniz olmaz mı? Nedir bu kavramları yerden yere vurmak, “gavur uydurması” diyerek terslemek ve çöpe atmak. Avrupa ve Amerika’da insan ve hayat dinamikleri üzerine, psikoloji, sosyoloji üzerine yapılan araştırmaları geride bırakacak kaç üniversitemiz ve akademisyenimiz var Allah aşkına. Ki “aman bunlar saçma, kanmayın bunlara” diyerek tersliyoruz.
Bu kavramdan yola çıkarak birkaç yıldır üzerinde kafa yorduğum konuya geleyim. Kişisel markalaşma. Eğri oturalım, doğru konuşalım. “Brand you” ifadesini Tom Peters kullandıktan sonra tüm dünya bunu konuştu. Hala da farklı versiyonları da olsa bir çok danışman, bilim adamı dahi konuşuyor. Bu konuya özel üniversite kuranlar bile var. Bu konuya özel yazılım projeleri yapanlar var ( ben de yapmaya çalışıyorum bu arada ). Peki yıllardır ülkemizde direkt bu konu üzerine yoğunlaşan, eğitimler, seminerler veren kaç danışman, koç var. İki elin parmaklarının sayısını geçer mi? Örneğin Yasemin Sungur gibi bunu yıllardır kim telaffuz etti? Sekiz yıl önce Turkcell’de bir yazıda kullandım “Marka Sizsiniz” ifadesini. O da “brand you” nun Türkçe karşılığı zaten ama kulağa hoş geliyor o başka mesele. Son iki yıldır da blog yazıları ve küçük seminerlerle anlatmaya çalışıyorum. Yani kavramı çöpe atmaya değil içini toplumsal değerlerimize uygun şekilde daha da doldurmaya çalışıyorum. Aslında hayata dair ne varsa yazıyorum. Çok faydalı bulduğunu söyleyen ve giderek büyüyen bir hedef kitle de var. Eğer tüm bu eğitimli kitle ve ben yanlış yolda isek vay haline bu milletin!!!
Bu kavram üzerinde biraz duralım. Kişisel markalaşmanın ünlü, şöhret, zengin, güç-nüfuz sahibi, elit, hükmeden, ütopik hedefler peşinde koşan, hırsının esiri olan v.s. gibi insanlar yarattığını da kim söyledi size! Bu kelimelerin kişisel markalaşma ile alakası olmadığını defalarca yazdım. Tam tersi mütevazi olmanın, iletişime açık olmanın, uzlaşmacı olmanın, realist hedefler koymanın, gaza gelmemenin, önce kendini tanımanın, tanımlamanın asıl markalaşmak olduğunu da vurguluyorum her yerde. Başkaları sadece görsel imaja ağırlık vererek kişisel markalaşmayı böyle anlayabilir. Bazıları da ünlü olup hava atmak olarak da algılayabilir. Bu gibi kişilerin kovası küçük ve dar ve hemen doluveriyorsa bana ne. Ben kişisel marklaşama kavramı ile ilgili kovama çok şey sığdırmak istiyorum ve herkese de bunu anlatmaya çalışıyorum. Ve hatta masanızdaki takvim, Outlook’unuzdaki görevler gibi somut takip yöntemleriniz olsun diyorum. Yurt dışında da gerçekten bu ve buna benzer kavramlar altında harika uygulamalar, somut takip yöntemleri var. Üç beş kişisel gelişim kitabı okuyarak, birkaç kişisel markalaşma makalesini gözden geçirerek işin aslını kavradığımızı mı zannediyouz?
Gelin kafamızda kurguladığımız anlamları sorgulayalım. Maşallah, her şeyi çok iyi anlıyoruz, süper anlamsal zenginlikler yaratıyoruz kendimize. Anlamsal zenginliklerin ancak kavramsal yönlendirmelerle mümkün olacağını unutmayalım. Ve bu kavramları çürütmeye değil daha da anlamlandırmaya çalışalım. Umutsuz vaka ise çöpe atabilirsiniz. Ama örnek verdiğim şu iki kavramı çöpe atmanız neredeyse tüm dünyaya saygısızlık olur. Mevlana ve Yunus Emre gibi seviyelerine ulaşmamız mümkün olmayan yüce şahsiyetlerin bahsettiği konularla ortak yanları çok fazla olan bu konulara at gözlüğü ile bakmayalım derim.
Eski dilde “ictihad farkı” derler. Hukuk’ta da geçerlidir hala ve referans olarak alınabilir, kanun gibidir başka davaların örnek teşkil eden yorumları, kararları. Siz de yorumlayın, eleştirin, ekleyin, katkıda bulunun ama “bu konularda boşuna uğraşmayın, anlamsız” diyerek genellemeyin lütfen.
Bu da bu konuda eleştirel yaklaşımlara cevap olarak yazdığım tek ve son yazı olsun. Anlatamadı isem bu sayfakardaki tüm yazıları, ama tüm yazıları okumaya davet ediyorum arkadaşları. Hala anlatamadı isem lütfen hakkınızı helal edin, zamanınızı almış, zihninizi meşgul etmişimdir, özür dilerim.
Saygılarımla.
Bu sayfalara almadığım bir yazı vardı 1 Kasım 2008′de yazdığım. DüşünTaşın Kulübü’nün aktivite duyurusunu görünce aklıma geldi. Hem bu yazımı, hem de bu müthiş aktivite ile ilgili duyuruyu paylaşmak istedim.
Kısaca İnsan;
Dar yollardan geçiyoruz, kendimizi bilerek zora sokuyoruz. Perdelerin arkasından bakıyoruz. Felsefe ve mantığa hapsolmuş algılarımız var. Yansımalarla idare ediyoruz. Etrafımızda küçük küçük aynalar var ama odak noktasını göremiyoruz. Geçmişi ve geleceği bir bütün olarak ele alamıyoruz, akıl ve kalp kovamız daha fazlasını anlayamıyor, işleyemiyor, üretemiyor. Kalıplardan bir kalıp beğeniyoruz. Egomuzu, doğruyu bulmak için değil yanlışlarla güç kazanmak için kullanıyoruz. Hep somut, kesin bilgiler bekliyoruz. Araştırmıyoruz, düşünmüyoruz, yorumlamıyoruz, örnek almıyoruz. Her bilgiye şüphe ile yaklaşmak gerektiğini unutuyoruz. Yaşamın, deneme ve tecrübelerden ibaret olduğunu kavrayamıyoruz. Teknolojiyi, interneti, mobil dünyayı yardıma çağırıyoruz. İyi ama yine de oyalanıyoruz. Ve son olarak “okumuyoruz arkadaşlar, okumuyoruz” Çünkü okuyunca düşünmekten, düşününce kendimizi sorgulamaktan, sorgulayınca değişmekten korkuyoruz.
Bir yıldan fazladır sessiz sedasız devam eden bir aktivite var. Sessiz sedasız diyorum çünkü bu hareket insanın içine doğru devam eden sessiz bir yolculuk. Okuma yolculuğu bu. Yaratıcı’nın kuluna kutsal kitaptaki ilk hitap kelimesi. Bunu bilmeyen yoktur sanırım. Ama dünyanın sonu gelene kadar bu kelimenin gerçek anlamını öğrenmeye, öğretmeye çalışacağız. Kıymetli Selim Çavuş aracılığı ile tanıdığım bu girişimin gelecek hafta sonu 1000 kişi ile birlikte kitap okuma gibi bir hedefi var. “Neden, ne gerek var, evimde okurum kime ne” diyenler olabilir. Ama okumanın, öğrenmenin, düşünmenin reklamını yapmadığımız için bu hale gelmedik mi zaten! Bu kelimeler dışında herşeyin reklamını bir güzel yapıyoruz değil mi! Aşağıda derneğin aktivite ile ilgili açıklaması bulunmakta. Gelin şu 1000 hedefini az bulalım da 10.000′e ulaşalım. Stadyumlar dar gelsin bu güzel girişimin reklamına. Saygılarımla.
1000 Kişi Aynı Anda Kitap Okuyacak
21 ŞUBAT 2010 Pazar günü 1000 kişi ile kapalı bir spor salonunda sen de kitap okumak istemez misin?
Düşün Taşın Derneği olarak 25 Ocak 2009 tarihinden bu yana Türkiye’nin dört bir yanında insanlarla bir araya gelip 29 programdan beri topluca kitap okuyoruz. Ve 13 Haziran 2010 tarihinde 15.000 kişi ile bir stadyumda Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye aday bir proje gerçekleştireceğiz.
Dünyanın En Yüksek Katılımlı Kitap Okuma Etkinliği’ni gerçekleştireceğimiz bu programda yer almak ve rekor öncesi denememize katılmak istersen 21 Şubat 2010 tarihinde Karizma Show Basketbol Gösteri grubunun da katılarak katılımcılara görsel bir şölen izleteceği 30. Kitap Okuma Günleri’nde sizleri de aramıza bekliyoruz.
Yer : Bayrampaşa Spor Kompleksi
Tarih: 21 Şubat 2010 Pazar
Saat :12:00-14:00
İletişim : 0535 264 94 03
dusuntasin@dusuntasin.net
www.dusuntasin.net
Olgunlaştıkça, aşama aşama hayatımızdaki fırsatları ve çeşitliliği daraltırız. İlgi duyduğumuz pek çok konudan sadece birkaçı üzerinde dururuz. İlişki kurabileceğimiz pek çok insandan sadece bir kısmını seçeriz. Kendimizi değişmez ilişkiler ağı içinde buluruz. İşleri yürütmek için belirli yöntemler geliştiririz.
Yıllar geçtikçe yakın çevremizi daha zayıf bir algılamayla izleriz. Her gün gördüğümüz insan yüzlerine ya da günlük olaylara artık canlı, meraklı gözlerle bakmayız.
Hayattaki büyük değişikliklerin, evlilik, başka bir şehre taşınmak, iş değişikliği ya da ülkesel çapta yaşanan olağanüstü bir durumun yaşama biçimimizi değiştirmesi ve bizi kendimize ördüğümüz ağın içinde nasıl hapsolduğumuzu göstermesi alışılmadık bir şey değildir.
» yazının devamı
İnsan neden acele eder? Bir şeylere yetişmek için. Yetişmenin ölçü birimi nedir? Zaman. Ne zaman, neyi, nasıl yapacağımıza nasıl karara veririz? Aklımız ve kalbimizle. Yani duygusal ve mantıksal faktörlerle. Kararlarımızın doğru olduğunu matematiksel sonuçlar kadar kesin bir hükme bağlayabilir miyiz? Hayır. Hızlı olmak acele etmek midir? Bu sorunun cevabı da “hayır”. Peki nedendir bu telaşımız hiç yetişemeyecek gibi, gelenden kaçarak, gideni kovalayarak, varsayımlarımızın peşinden kamçılanırcasına koşar dururuz! Nedendir bu yanlış zaman algısı içinde paniğe, korkuya, kaygıya kapılarak verdiğimiz yanlış kararlar? Neden beklemeyi, sabretmeyi, olgunlaşma süresini, sürekli gelişen evrenin bir parçası olarak “yavaş yavaş” olacak şeyleri hemen isteriz? Neden?
» yazının devamı
Geçen yılbaşı olduğu gibi bu yılbaşı için de çam sakızı çoban armağanı olarak bir e-kitap hazırlamaya çalıştım. Biraz gecikti ama yeni yılın ilk gününden itibaren talepte bulunanlara göndermeye başladım. Takvim önerilerimi somut tasarım olarak sunmak isterdim ama yetiştiremedim. İlerlyen zamanlarda yapmayı istediğim hedeflerden biri de kişisel marka yönetimi için basılı ya da online kullanılabilecek araçlar oluşturmak. Bu cökümanda özellikle kişisel markalaşma yönetim süreç akışındaki maddeleri de ele almaya çalıştım. “Giriş” bölümünü aşağıda yayınlıyorum. E-kitabı isteyenlerin murat@markasizsiniz.com mail adresime “e-kitap” başlıklı e-posta göndermeleri yeterli. Hemen ulaştırırım. Bir süre sonra web sayfasına da koyabileceğim. 2009 için hazırladığım e-kitabı ise sağdaki banner kutucuğunda bulabilirsiniz. Faydalı olması dileği ile.
» yazının devamı
2009 yılının en farklı aktivitelerinden biri sevgili Ömer Ekinci’nin Geliştrend TV için kişisel markalaşma ile ilgili çekimleri oldu. Genç girişimci ve başarılı arkadaşımız Nurettin Özdoğan’ın özellikle “girişimci kariyer” yaşamındaki duruşu ile ilgili sohbet ettik. Bilgi alışverişinde bulunduk. Her ne kadar “sanki yıllardır kamera karşısında profesyonlece bu işi yapmış gibisiniz” dense de benim için yine de heyecan vardı. Uzun süredir sadece yazarak hitap edince kamera karşısında bu işlerin çok farklı olduğunu anlamış oldum. http://www.gelistrend.com/gelistrendtv-kisisel-markalasma-1-bolum-konuk-nurettin-ozdogan-1/ linkinden bu çekimin bölümlerine ulaşabilirsiniz.
Saygılarımla.
Karl Albrecht’in Sosyal Zeka Profili’nden alıntıdır. San Diego, Albrecht Publishing Company, 2004
1- Sosyal durumları “okuyabilmek” için kendiniz eğitin. Burada neler oluyor? Buradaki insanların ilgileri, ihtiyaçları, hissettikleri ve muhtemel niyetleri nelerdir?
2- İnsanlara saygı gösterin, onları onaylayın ve değer verin. Böyle yaptığınız takdirde çoğunun size saygıyla karşılık verdiğini göreceksiniz. İnsanları aşağılamak size hiçbir şey kazandırmaz.
3- Dikkatle, saygıyla ve öğrenme isteğiyle dinleyin.
» yazının devamı
İkisi de birbirinden zor bence. Başarının bilinmez sırları varmış gibi araştırır, not alır, takip eder dururuz. Bir de bunu nasıl yaptığımızı, ne yaptığımızı anlatmak, sunmak, satmak için çırpınır dururuz. Aslında her ikisinin de belirli parametreleri, prosedürleri yoktur. Kişiye, zamana, zemine, şartlara v.s. bir çok değişkene bağlı olarak ortaya çıkan sonuçlar vardır o kadar. Unu elersiniz, kepeğinde ne çıkarsa “o” dur, eskilerin deyimi ile.
» yazının devamı