Her insanın doğuştan bir marka değeri taşıdığını düşünüyoruz. Kişiliğin oluşması ile birlikte, eklenen eğitim ve tecrübeler bizi yaşamda bir noktaya getirir. Bu noktaların her hangi birinde “durun, marka sizsiniz” diyoruz.
devamı için tıklayınız!

  • Hayrettin Karaca, “Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var”


    "Yıllardır çevre konusunda yaptığı eylem, konuşma ve projelerle ülkemize çok şey kazandırmış, melek kıvamında bir insan. Her zaman tükemi kültürünün bağımlılık yaratan alışkanlıklarına karşı durarak düşüncelerini kimseden kormadan ifade eden bir kişi Hayrettin Karaca. "

  • Üzeyir Garih


    1929’da İstanbul’da doğdu. 1951 yılında İ.T.Ü.’den Makina Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. 1954 yılına kadar Carrier Corp. Türkiye Şubesi’nde Tesisat Mühendisliği görevini sürdürerek bu konuda ihtisas sahibi oldu. 1954 yılında İshak Alaton’un teklifi ile iki kişilik Alarko Kollektif Şirketi’nin eş ortağı olarak faaliyete başladı.

  • Rosa Louise Parks


    Rosa Louise Parks (4 Şubat 1913 – 24 Ekim 2005) ABD vatandaşı insan hakları savunucusu. Rosa Parks ABD'de Alabama eyaletinde doğdu. 1943'te Amerikan Yurttaş Hakları hareketine katıldı. 1955'te Alabama eyaletinde, zencilere uygulanan ayrımcılığa karşı tavır koyarak sonrasındaki hareketin başlangıcını yapan kişi oldu.

  • Emrah Yücel


    Biri edebiyat diğeri sinema alanında yaratıcılıklarını gösteren iki köy enstitüsü öğretmeninin oğluydu. Hem para kazanacak hem de sanat yapacaktı. Her şeyden önemlisi çabucak başarılı olacaktı. Bir çocukluk arkadaşının söylediği şu cümle kişiliği hakkında önemli bir ipucuydu: ‘Emrah saklambaç oynarken hiç gizlenmezdi...

  • Ahmet Ertegün


    14 yaşındayken annesi, Cootie Williams'ın enstrumental West and Blues albümünü ve kayıt yapabilen bir plak makinesini ona hediye eder. Ertegün bir yandan çalarken kendi yazdığı sözleri mikrofona okuyor ve bunları kaydediyor, abisi Nasuhi Ertegün ile birlikte odalarında sevdikleri müzikleri dinliyorlardı. "16 yaşındayken bir pop müzik uzmanı sayılabilecek kadar bilgim...

  • Prof. Dr. Mehmet Öz


    Prof. Dr. Mehmet Öz, 11 Haziran 1960'da babasının görev yaptığı Cleveland'da doğdu. 1982'de Harvard Üniversitesi'ni bitirdi, 1986'da Pensilvanya Üniversitesi'nden tıp doktoru unvanını aldı. Halen Columbia Üniversitesi Irwing Kalp Cerrahisi Profesörü olan Öz, ayrıca aynı üniversitenin Tamamlayıcı Tıp Programı'nın kurucusu.

  • Tony Buzan


    1942’de Londra’da doğdu. Zihin Haritaları’nı dünyaya öğreten kişi. 2006’da bu konuda kendi yazılım paket programını çıkardı. Bazı tespitleri; • Üzerinde yatırım yapmayı düşündüğünüz bir şey varsa; o beyin olmalı... • Hayvanlar ve çocuklar en iyi eğitmenlerdir; onları izleyin ve öğrenin.

  • Cem Kozlu


    Cem Kozlu 1946 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'den sonra üniversite öğrenimi için ABD'ye gitti. 1986-1988 arasında Komili Holding Genel Müdürü olarak görev yaptı. Kozlu, 20 Ekim 1991 genel seçimlerine kadar THY Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak hizmet verdi. Daha...

  • Richard Branson


    Sir Richard Charles Nicholas Branson (d. 18 Temmuz 1950 Shamley Green, Surrey, İngiltere), İngiliz yatırımcı, işadamı, 350'den fazla şirketi bulunan Virgin şirketler grubunun CEO'su. İlk ticari başarısını henüz 16 yaşında iken çıkardığı Student adlı dergi ile kazandı.

  • Muzaffer Akpınar


    1962 doğumlu, Saint Michel Fransız Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi mezunu olan Muzaffer Akpınar, evli ve iki çocuk babasıdır. İş hayatına 1986 yılında Penta Tekstil’in kurucu ortağı olarak başlayan Akpınar, 1993 yılında KVK Mobil Telefon Hizmetleri AŞ’nin CEO görevini üstlenmiştir.

Bebekleri izleyin, yenilgiler karşısında ne kadar da az kırılıyor cesaretleri!

Olgunlaştıkça, aşama aşama hayatımızdaki fırsatları ve çeşitliliği daraltırız. İlgi duyduğumuz pek çok konudan sadece birkaçı üzerinde dururuz. İlişki kurabileceğimiz pek çok insandan sadece bir kısmını seçeriz. Kendimizi değişmez ilişkiler ağı içinde buluruz. İşleri yürütmek için belirli yöntemler geliştiririz.

Yıllar geçtikçe yakın çevremizi daha zayıf bir algılamayla izleriz. Her gün gördüğümüz insan yüzlerine ya da günlük olaylara artık canlı, meraklı gözlerle bakmayız.

Hayattaki büyük değişikliklerin, evlilik, başka bir şehre taşınmak, iş değişikliği ya da ülkesel çapta yaşanan olağanüstü bir durumun yaşama biçimimizi değiştirmesi ve bizi kendimize ördüğümüz ağın içinde nasıl hapsolduğumuzu göstermesi alışılmadık bir şey değildir.

Olgun insanların gençlerden daha az öğrenme eğiliminde olmasının nedenlerinden biri, daha az risk almak istemeleridir. Öğrenme riskli bir iştir ve yetişkinler başarısız olmak istemezler. Çocuk bebeklik döneminde – bir daha asla ulaşamayacağı – olağanüstü bir hızda öğrenmekte iken, aynı zamanda çok sayıda yenilgi de yaşamaktadır. Bebeğinizi izleyin. Deneyip yanıldığı pek çok şey göreceksiniz. Ve bakın, yenilgileri cesaretini ne kadar az kırıyor.

Bebek geçen her yılla birlikte başarısızlıkları konusunda daha az kaygısız olur. Ergenlik döneminde ise, tersine, başarısız olma riskini alma arzusu büyük ölçüde azalır. Aileler çocuklarını korkutarak, cezalandırarak ya da başarıya fazlasıyla değer vererek onları bu yola daha çok iterler.

Orta yaşlara geldiğimizde, birçoğumuzun kafasında bir kez denediğimiz ve başarısız olduğumuz ya da hedeflediğimizden daha az başarılı olduğumuz ve yeniden deneme niyetimizin olmadığı şeylerden oluşan uzun bir liste vardır.

Hayatımızın yarısı geride kaldığında, çoğumuz kendinden kaçan firarilere dönüşmüşüzdür.

Gardner, John. Self – Renewal: The individual and the Innovative Society. New York W.W. Norton, 1964, p 64

John Gardner’ın 1964 yılında söyledikleri çok açık. Ne de çok “cahil cesareti” olarak bakılır risk alan insanlara. Kimse de “bak işin cahillik kısmını şu şekilde haledebilirsin” diyerek alternatif çözümler, öneriler, planlar sunmaz. Sadece eleştirir, küçümser, statükonun kanatları altında yaşar ve risk alan kişilere kıs kıs güler. Bir girişimin sonunda bir de o kişiye göre başarısızlık var ise “bak, ben sana söylemiştim, gördün gününü” der durur.

Girişimci ruhun bu kadar çok olduğu halde bir o kadar da sindirildiği başka bir ülke, toplum var mıdır dünyada bilemiyorum.  Tamam, KOBİ’ler ve kayıt dışı ekonomi değirmene çok büyük katkı sağlıyor fakat bu durum hiç de dünya çapında finansal bir güce ulaşmamıza yetmiyor. Bunun nedenlerini siyasi iktidarlarda aramak ya da politik argümanlarla ortaya koymak yersiz bir çaba olur. Daha derinlerde yatan sebeplere inmek, bireyin ve toplumun psikolojik gelişimini incelemek gerek.

Bazı gözlemlerimi listelemek isterim;

1- 15- 16 yıllık eğitim hayatımız boyunca meslek edinmiyor sadece okuyoruz. Üniveristede tabi ki bir mesleğe yönelik okuyoruz ama büyük ihtimalle o mesleği yapmıyoruz.

2- İşin teorisini öğrenerek, bol bol inekleyerek sınavları geçiyor ve mezun oluyoruz.

3- “Sen sus bakim” uyarı cümlesini hem aile içinde hem de okullarda fazlasıyla duyuyoruz.

4- Çocukların her şeyine yardım ediyoruz, “dur sen yapamazsın çocuğum bana bırak” diyoruz ve onlar da büyüyünce her sorunlarını getirip önümüze koyuyorlar.

5- Fakirliği görüyoruz, öğreniyoruz ama asıl zenginliğin tasarruf etmek, kanaat etmek, şükretmek olduğunu öğrenemeyince elimize ne para geçerse geçsin har vurup harman savuruyoruz.

6- Başarılı olan öğrencileri daha fazla başarılı yapmaya çalışıyor, gerisi için “aman ne uğraşacağım” diyen eğitim sistemleri kurguluyoruz. Zaten kişisel kabiliyetlere dayalı bir ölçme sisteminden de ömür boyu mahrum kalacak gibiyiz bu gidişle.

7- “Çocuğum devlete kapağı at” gerisini merak etme diyoruz. Mümkün ise mesleğini de biz seçiyoruz, hangisinin parası bol ise.

8- “Çocuğum bir an önce evlen, bir an önce evini arabanı al, çoluğa çocuğa karış bırak bu hayalleri” diyoruz.
9- Özellikle 3-5 yaşına kadar çocuğun kulaklarında şu kelimeler çınlıyor. “Yapma, etme, bırak, saçmalama, dur, öyle olmaz” v.s. yaratıcılığı ve serbest düşünceyi engelleyecek ne kelime varsa telaffuz ediyoruz. O da sadece kurallara uyuyor, hiçbir bilgiyi sorgulamıyor artık.

10- Analitik düşünce sistematiğini, süreç analizi yapma ve iş bitirici olma gibi temel eğitimler yerine “en hızlı yoldan nasıl zengin olunur” un eğitimini veriyoruz.

Bu maddeler sonsuza kadar devam edebilir belki de. Kimseye ümitsizlik aşılamak ya da şikayet etmek değil amacım. Ama bu topraklarda kimi nasıl harcadığımızı bilmek gerekiyor artık. Geçenlerde eski ortak iş yaptığım arkadaşlardan biri, bir zamanlar yaptığım girişim konusunda bir itirafta bulundu. “Hocam, sana gerektiği kadar destek olamadık, yazık oldu o güzel fikirlere, projelere” dedi.  Halbuki bu arkadaşın bana verdiği destek bir hayli fazla idi. Ama yeterli olmadığını o da kabul ediyor.

Kabul edelim arkadaşlar, “destek” denilen kelime bu ülke insanlarının lügatinden silinmiş ve bir türlü yerine gelmiyor tekrar. X kuşağı Y kuşağı filan diyoruz ama zihniyet aynı kaldığı sürece daha çok kuşaklar gelir geçer aynı yazıları yazar dururuz.

Ey anneler babalar, çocuğunuzun içindeki sese kulak verin artık. Bırakın kişisel korkularınızı, zaaflarınızı yansıtmayı çocuklarınıza. Onları gerçek dünya ile tanıştırın, fanus içinde saklamayın ne olur. Zorlamadan, dövmeden, baskı kurmadan anlatın güzellikleri. Sonra sizin öcünüzü onlar almak istiyor hayattan. Hayat öc almak değil dolu dolu huzurlu yaşamaktır sadece.

Ey müdürler, patronlar, bırakın daha fazla hata yapsın çalışanlarınız. Her hatayı birlikte inceleyin usluca, çözümler üretin hızlıca. Kariyer hayatı için nasıl sabır ve uzun soluklar gerektiğini öğretin onlara. Güvenin, hata yapacağını bile bile işi emanet edin, sorumluluk verin onlara. Her projeyi girişimci bir ruhla üstlensinler. İşinizi de, insan kaynaklarınızı da ölçün ölçebildiğiniz kadar.

Gelin şu bebek cesaretini örnek alalım tekrar. Bu cesaret bitmesin biz ölene kadar.

Saygılarımla.



Acele edecek kadar yaşlandınız mı?

İnsan neden acele eder? Bir şeylere yetişmek için. Yetişmenin ölçü birimi nedir? Zaman. Ne zaman, neyi, nasıl yapacağımıza nasıl karara veririz? Aklımız ve kalbimizle. Yani duygusal ve mantıksal faktörlerle. Kararlarımızın doğru olduğunu matematiksel sonuçlar kadar kesin bir hükme bağlayabilir miyiz? Hayır. Hızlı olmak acele etmek midir? Bu sorunun cevabı da “hayır”. Peki nedendir bu telaşımız hiç yetişemeyecek gibi, gelenden kaçarak, gideni kovalayarak, varsayımlarımızın peşinden kamçılanırcasına koşar dururuz! Nedendir bu yanlış zaman algısı içinde paniğe, korkuya, kaygıya kapılarak verdiğimiz yanlış kararlar? Neden beklemeyi, sabretmeyi, olgunlaşma süresini, sürekli gelişen evrenin bir parçası olarak “yavaş yavaş” olacak şeyleri hemen isteriz? Neden?

Bu paragraftan sonra bu yazının bitmesi gerekir aslında. Çünkü bu soruların cevabını merak ederek düşünmeye başladı isek bir şeyler değişecek demektir hayatımızda. Ama öyle kolay cevaplar değil bunlar. O nedenle biraz kendimden, biraz çevremden yola çıkarak yardımcı olmaya çalışayım.

Bir çok yazımda insanın düşündükleri ile şekillenen bir varlık olduğunu vurgulamaya çalıştım. Bunu ben söylemiyorum zaten. Binlerce yıldır söylenen şeylerden alıntı yapıyorum. Düşüncelerimize göre de algılarımız oluşuyor ve davranışlarımız da bu algılar çerçevesinde şekilleniyor. Ama nereden biliyoruz zihnimize her damlayan, imaj oluşturan her şeyin doğru olduğunu. Artık vahiy gelmeyeceğine göre, meleklerden ilham almak için de Mevlana aşkına ulaşmak gerektiğine göre bu iki şıkkı imkansız diyerek geçiyoruz ve geriye iki şık kalıyor. Açıkça kötü olduğu bilinen fikirler ve bencilliğimizden, gururumuzdan, “ene” mizden kaynaklanan  istekler. Kötü fikirleri de bir şekilde anlayarak eleyebiliriz. Ama en tehlikeli olanı son madde. Yani buzdan benlik heykelimizin bize fısıldadığı içsel düşünceler. En ısrarcı olan da bunlar imiş. Sürekli “şunu şöyle yap, bak iyi olacak” diyerek bizi yanlış yollara sürüklermiş bu düşünceler. Bu düşünceler hayatımıza yön verdiğine göre nereden bileceğiz bizim için hayırlı olup olmayacağını. Geleceği bilemeyeceğimize göre bunu da bilemeyeceğiz. Ama bir kriter var;

Verdiğiniz karar “iyi niyetle ortaya çıkan, sizde ve çevrenizde vicdani bir baskı oluşturmayan, açık bir şekilde kötülük barındırmayan ve danışılarak alınan” bir karar ise yola devam. Ondan sonra ne olacağını daha fazla düşünmeye gerek yok. Ama aldığımız karar için iradenin hakkını vererek azimle çalışmak var.

Düşünce ve karar alma ile ilgili bu kısa girişten sonra başlıkta ve ilk paragraftaki sorulara tekrar dönelim. Düşünün, hayatınıza güzellikler katan en radikal kararları nasıl, ne zaman, ne şartlarda aldınız? Bu kararları almasaydınız ve beraberinde gerekli çalışmayı yapmasaydınız ne olurdu? Hangi kararda acele ettiniz, hangisinde zamanlamanız doğru idi? Daha önce yazmıştım. Arama motorlarından şu gibi cümlelerle web sayfama ulaşan çok oluyor. Sanırım benim de sorunum var bu konularla ilgili de ondan sayfama ulaşıyorlar : )  Benim değil hepimizin sorunları var buna benzer aslında. 30’lu yaşlarda üniversite okunur mu? 40 yaşından sonra dil öğrenilir mi? Bilmem kaç yaşından sonra girişimci olunur mu? Bilmem kaç yaşından sonra yeni bir meslek edinilebilir mi? Bu gibi sorular devam ediyor.

Bu sorular aldığımız eğitimin ve toplumsal baskının sonucu. Hatta ve hatta daha ileri gidersek genetik kodlarımızı dahi etkileyen sosyal yönlendirmelerin sonucu. Düzelmesi için birkaç nesil beklemeye gerek var mı bilemiyorum. Ülkemiz genel standartlarına göre;

1- Bayanlar zengin koca bulmak zorunda.

2- Zengin kocadan memnun kalmaz ise finansal özgürlüğü olamayacağı için onun her saygısızlığına boyun eğmek zorunda.

3- Erkekler bir an önce askerliğini yaparak iş bulmak zorunda.

4- Devlete kapağı atamamışsak pek iyi gözle bakılmaz.

5- Bir an önce evlenmeli ve çoluğa çocuğa karışmalı, evinin adamı olmalı.

6- Bu arada ev hanımı zaten otomatiğe bağlanmış şekilde çocuk doğurmaya ve evin-kocanın tüm işlerini robot gibi yapmaya devam ediyor olmalı. Yoksa “aforoz” geldi gelecek!

7- Erkek gecesini gündüzüne katarak bir an önce ev almalı. Eee çoluk çocuk otobüsle de olmuyor, bir de araba şart.

8- Kadının yapabileceği azami etkinlik “GÜN” lere katılmak olmalı. O da para getirdiği için yoksa ona da gerek yok.

9- Tüm bu şartlar altında erkek kendini geliştirmek için bilgili insanlarla buluşmak ve kitap okumak gibi etkinliklere katılmak konusunda zaten zamanı ve gücü olmayacak ki! En fazla kahvede bir iki boş muhabbet yapabilir o kadar.

10- Sonuç; emeklilik, ne demek emeklilik çalışmaya devam, daha okuyacak çocuklar var ve doğal olarak hastalıklar ve … .

“Bu standartlar bana hiç uymuyor” diyenleri duyar gibiyim. Bunu diyenler % 1 içinde ise ne mutlu. Ama tüm bunlara “sosyal baskı” gözüyle bakarsak bu % 1’in etkilenmemiş olması mümkün değil. O nedenle en çok kararsızlığı, en çok korkuyu, kaygıyı gözü açılmış, ufku geniş, yüksek bir misyon üstlenmeye hazır, yaratıcı, inovasyon isteyen insanlar yaşarlar. Çünkü böyle bir ortamda aldıkları her karara karşı çıkacak milyonları bulacaklardır karşılarında.

Yaşlandıkça yukarıdaki maddelerde saydığımız baskılar daha da artacaktır. “Boş hayaller peşinde koşma, hayatın gerçek verileri ile oynama, bırak yaratıcı olmayı girişimci olmayı otur oturduğun yerde. Bak komşunun çocuğuna nasıl adam oldu. Popon azıcık yer tutsun, taş yerinde ağırdır” gibi atasözleri ile desteklenir bu durumlar.

Gelin kısa bazı mantıksal önermelerle şu işi açıklığa kavuşturalım.

Varsayalım ki 25 yaşındasınız; lise mezunusunuz ama süpersiniz, harika işler çıkarıyorsunuz, müdür olabilirsiniz ama ah bu üniversite yok mu! Ama açık öğretim ya da akşam öğretimi de geçerli. Çok mu zor sizin gibi akıllı ve kapasiteli bir insanın açık öğretim okuması. Diyelim Allah ömür verdi 35 yıl daha çalışacaksınız. Nasıl devam etmek istersiniz?

Varsayalım 35 yaşındasınız; iş hayatında iyi bir noktaya gelmişsiniz ama daha yüksek hedefleriniz var. Uluslararası tecrübeye sahip olmak, yabancı diliniz geliştirmek, belki de yüksek lisans yapmak, belki de akademisyen olmak istiyorsunuz. Size de 90 yıllık bir ömür verilmiş diyelim. Nasıl devam etmek istersiniz?

Varsayalım 45 yaşındasınız; meslek değiştirmek ya da hayalinizde olan size huzur verecek bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Ya da bir hobinizle ilgili daha fazla zaman ve emek ayırmak istiyorsunuz. Sizde 85 yıllık ömür verilmiş diyelim. Nasıl devam etmek istersiniz.

Yanlış anlaşılmasın. Allah’ın işine karışılmaz. Kimin ne kadar yaşayacağı, kimin ne kadar rızkını alacağını kimse bilemez. İnsan sadece doğru ve iyi olana niyet etmekle, onu istemekle ve hakkını vererek çalışmakla sorumlu bir varlık. Ben sadece bazı ihtimal hesapları üzerinde kafa yoruyorum.

Ülkemizde son yaş ortalaması bu kadar olmadığına göre, yukarıda yazdığım on maddeden daha fazla olumsuz değişkenlere sahip olduğumuza göre, kişisel ve ulusal gelişim endeksimiz pek de iç açıcı olmadığına göre demek ki hesaplarımızı daha bir hassasiyetle yapmamız gerekiyor. Peki bu hassasiyet denilen şey geleneksel yaşam modellerine uymak, hayatın önümüze koyduğu verileri aynen kabul etmek demek mi oluyor? Hayır. Öyle olsa idi herkes dedesinin ya da babasının hayatını yaşamak zorunda kalırdı. “ kemal, kamil, tekamül, mükemmel” gibi kelimelerin insanoğlu için bir anlamı da kalmazdı o zaman.

Başarılı ve mutlu insanlar harikulade formülasyonlarla hayatın verileri ile oynayarak bu duruma gelmişlerdir. Veriler bir şeyi imkansız kılamaz, sadece veridir ve “data mining” denilen veri madenciliğine ihtiyacı vardır. Bilirsiniz bu işlem de “data warehouse” dan yapılır. O da sizin bilgi bankanız, tecrübeniz, sosyal çevreniz, duruşunuz kısaca kişisel marka değerinizdir.

Yaşım 36. Hayatım verilerle oynamakla geçti. Ne kariyer hayatımın ne de özel hayatımın matematiksel verilerle açıklanabilecek bir durumu yok. Kader noktasında şansa sahip isem ne mutlu. Ama bu verilere uygun formülasyonlar için o kadar çok çaba harcadım ki. Gecelerim, gündüzlerim, af buyurun tuvalet ihtiyaç zamanlarım dahi düşünce helezonları çinde geçer. Ve bundan da çok zevk alırım. Her ne kadar bazen “zihin kilitlenmesi” ne yol açsa da çabuk çıkarım o girdaplardan. Sadece verilere bağlı kalmak isteyen bir insan sosyal bölüm mezun olduğu halde Türkiye’nin en teknolojik şirketlerinin bilgi işlem departmanlarında çalışamaz. İçindeki sevdasına gönül vererek reklamcı olma hayali ile çok genç yaşta girişimcilik yapıp batamaz. Rüyasında bile görse inanmayacağı Lojistik-depo işini üç buçuk yıl başarı dolu hikayeler yazarak yapamaz. Hiçbir maddi kazancı olmadığı halde kişisel markalaşma ile ilgili bu bloga emek vererek 170’ten fazla yazı yazamaz. E-kitapları geçiyorum. Amacım kendimi övmek değil yanlış anlaşılmasın.

Bu yazıyı yazdıktan hemen sonra hayata veda edebilirim. Allah bilir. Ama kaderde varsa 100’den fazla da yaşayabilirim. Küçük, sıradan, materyalist – diyalektik felsefe odaklı garip hedefler için acele edecek kadar yaşlanmadım. Zamanı  bu kadar yanlış değerlendirmek ancak gafillik olur. Oturun, eşinizi, ailenizi, sevdiklerinizi yanınıza alın. İçinizde en derinlerde olan, size huzur veren hayallerinizi masaya yatırın. Ve acele etmeden karar alın, sindirerek, yıllara yayarak uygulayın. Bırakın şu yaşlanmışlık, yorgunluk depresyon nöbetlerini. Bir şeyler için acele etmek istiyorsanız özür dilemek için, teşekkür etmek için, empatik davranışlar için, hoşgörü için, uzlaşma için acele edin. Kişisel marka hikayeniz ölünce bile bitmiyor. Arkanızdan nasıl konuşulmasını isterdiniz? Vasat, tembel, cesaretsiz, monoton, risk almayan, insanlara fayda sunmayan biri olarak mı anılmak isterdiniz? Yoksa tam tersi örnek olacak özelliklerinizle mi?

Yaşlandığınızı düşünerek siz hangi hedefler için acele ediyorsunuz?

Saygılarımla.



MarkaSizsiniz e-kitap ; 2010 için kişisel markalaşma ve takvim

Geçen yılbaşı olduğu gibi bu yılbaşı için de çam sakızı çoban armağanı olarak bir e-kitap hazırlamaya çalıştım. Biraz gecikti ama yeni yılın ilk gününden itibaren talepte bulunanlara göndermeye başladım. Takvim önerilerimi somut tasarım olarak sunmak isterdim ama yetiştiremedim. İlerlyen zamanlarda yapmayı istediğim hedeflerden biri de kişisel marka yönetimi için basılı ya da online kullanılabilecek araçlar oluşturmak. Bu cökümanda özellikle kişisel markalaşma yönetim süreç akışındaki maddeleri de ele almaya çalıştım. “Giriş” bölümünü aşağıda yayınlıyorum. E-kitabı isteyenlerin murat@markasizsiniz.com mail adresime “e-kitap” başlıklı e-posta göndermeleri yeterli. Hemen ulaştırırım. Bir süre sonra web sayfasına da koyabileceğim. 2009 için hazırladığım e-kitabı ise sağdaki banner kutucuğunda bulabilirsiniz. Faydalı olması dileği ile.

Giriş

2009 yılınız nasıl geçti bilemiyorum ama artık bunu pek de konuşmanın bir anlamı yok. Anlamı yok derken değerlendirme yapmak zorunda olduğumuzu da unutmayalım. “Ah vah, keşke” diyerek oyalanmayın yeter. Özel yaşam ve iş yaşamı olarak kendi değerlendirmenizi kendi yöntemlerinizle yapabilirsiniz tabi ki. Ben de kendimce değerlendirerek 2010 için faydalı olabilecek bir şeyler anlatmaya çalışacağım sizlere.

2009 yılına damgasına vuran dünya çapında ekonomik kriz oldu şüphesiz. Belirsiz gelecek adına korku ve kaygılarımız tavan yaptı. Bu krizin sadece ekonomik olduğunu düşünmeyin lütfen. Realitede gözden kaçırdığımız bir çok şeyi hatırlattı bize. İster krizden, ister terörden, ister global güç dengelerinin değişmesinden kaynaklansın bir şekilde karar verme alışkanlıklarımız dahi değişti. Bireysel özgürlükler ve gelişim odaklı yaşam ihtiyacı herkesin içine bir kurt gibi düştü. Huzurlu yaşamanın yöntemleri daha çok konuşulmaya başladı. Büyük yolsuzluklar yaparak kurumunu ve çalışanlarını perişan eden güç ve nüfuz sahibi CEO’lar, insan denilen varlığın hem pozitif hem de negatif yönden nasıl da uç noktalara ulaşabileceğini tekrar hatırlattı bize. Medeniyetler, tarihsel süreç, demokratik hoşgörü ve diyalogla uzlaşma kanalları daha çok irdelenmeye başlandı. Milenyuma girerken TIME’da kapak olarak “YOU” başlığı atılmıştı. Bizi, bize hatırlatmak için güzel bir başlıktı bu aslında.

Neden kendimizi daha çok ve daha net ifade etmek istiyoruz? Neden potansiyelimizi daha verimli kullanmak ve geliştirmek istiyoruz? Neden artık anormal medya yönlendirmelerini terk ederek internette kendi sosyal medya kanallarımızı oluşturuyoruz? Neden sosyal networklerde boy göstermeye, daha çok kişiye daha hızlı ulaşmaya çalışıyoruz? Neden dünyanın sonunu, 2012’yi, Maya Takvimini, Nostradamus gibi kehanetleri, geçmişteki sırları, sembolleri daha çok merak ediyoruz? Bu konularla ilgili filmleri bayılarak izliyoruz?

Tüm bu soruların cevabında yatan daha derin sosyokültürel etkileşimler var ama insanlar artık daha çok kendine dönmek ve hep kendinden yola çıkmak ve artık kendini hiç kaybetmemek istiyor. Kalbini, aklını, vicdanını, mutluluk-mutsuzluk periyotlarını daha çok sorguluyor. Kalıplarla, şablonlarla yerleştirilmek, yaratıcı düşünce menfezlerini kapatmak istemiyor. Hem geriye doğru sorgulamalar, hem de ileriye doğru vizyoner planlar üzerinde çalışıyor. EQ’yu sosyal zekayı, sosyal duruşu, empatiyi kısaca içsel dünyalarını daha çok masaya yatırıyorlar. Moda, trend, popüler kültür dayatmalarından kurtulmak istiyorlar.

Özel olan, minimal ama verimi yüksek olan değerleri daha çok konuşuyoruz artık. Gün, bir sonraki günü hızlıca eskiterek, gizli saklı kodlarını deşifre ederek geliyor. Bu da iletişim imkanlarının çok fazla artması ve bilgiye daha hızlı ulaşmamızdan kaynaklanıyor. Beynimizin “dil” denilen kavramlardan yola çıkarak düşüncelerimizi şekillendirdiğini ve aslında kullandığımız kelimelerin bize yetmediğini fark ediyoruz.

Sağlımızla, toplum sağlığını ilgilendiren konular ile daha çok ilgilenir olduk. Bu, kendimize ve başkalarına olan saygı seviyesinin artmasına işaret. Sadece fiziki vücut sağlığımız değil ruhsal sağlığımızı da gözden geçiriyoruz. Dünyadaki ticaret döngüsünde huzurlu ve sağlıklı yaşam modelleri daha çok pazarlanıyor artık. Neden?

Irk ayrımına, cinsiyet ayrımına ve tabi baskın olan organizasyonel hiyerarşilere kafa tutuyoruz. Nevrotik ihtiyaçlar ve düşük EQ’lu insanların bize verebileceği zararlar için önceden önlemler almaya çalışıyoruz. Karl Albrecht’in deyimiyle “organizasyonel siyaseti” de öğreniyoruz. Duygusal tepkilerin, mantıksal tek taraflı çıkarımların bize ne fayda sağlamadığını daha iyi anlamaya çalışıyoruz.

Tüm bunları “yapıyoruz” diyorum ama aslında yapmaya çalışıyoruz ve hedefliyoruz. Peki bu ve buna benzer bir çok parametreyi hayatımızda nasıl takip edebiliyoruz? Zaman yetmiyor, strese gömülmüş durumdayız, korku kültüründen sıyrılamıyoruz, iletişim kazaları her gün biraz daha bulandırıyor kalp kabındaki kristal şeffaflığında, dupduru sularımızı. Ev hayatı, iş hayatı, gelecek kaygısı, maddi sorunlar derken yaşamı atladığımızı fark ediyoruz.

İşte bu aşamada öncelikle gelişim tedavisine ihtiyacımız olduğunu kabul ederek kendimize hasta gözüyle bakabiliriz. Sakın bu ifadenin “ağır” olduğunu düşünmeyin ve size sunulan reçeteyi lütfen önce bir okuyun. Beğenmezseniz buna benzer başka bir reçete siz hazırlayın. Adı da “kişisel markalaşma takvimi” olsun. Cep telefonunuzdaki, çalışma masanızdaki, evinizin duvarındaki takvimlerin yerine bu takvimi asın. Israrla her gün gördükçe bakın neler olacak! 2010 sonunda konuşalım tekrar, sağlıklı bir şekilde ulaşırsak.



Bir “kişisel marka” değerlendirme sohbeti

2009 yılının en farklı aktivitelerinden biri sevgili Ömer Ekinci’nin Geliştrend TV için kişisel markalaşma ile ilgili çekimleri oldu. Genç girişimci ve başarılı arkadaşımız Nurettin Özdoğan’ın özellikle “girişimci kariyer” yaşamındaki duruşu ile ilgili sohbet ettik. Bilgi alışverişinde bulunduk. Her ne kadar “sanki yıllardır kamera karşısında profesyonlece bu işi yapmış gibisiniz” dense de benim için yine de heyecan vardı. Uzun süredir sadece yazarak hitap edince kamera karşısında bu işlerin çok farklı olduğunu anlamış oldum. http://www.gelistrend.com/gelistrendtv-kisisel-markalasma-1-bolum-konuk-nurettin-ozdogan-1/ linkinden bu çekimin bölümlerine ulaşabilirsiniz.

Saygılarımla.



İnsanlarla nasıl ilişki kurmalı?

Karl Albrecht’in Sosyal Zeka Profili’nden alıntıdır. San Diego, Albrecht Publishing Company, 2004

1- Sosyal durumları “okuyabilmek” için kendiniz eğitin. Burada neler oluyor? Buradaki insanların ilgileri, ihtiyaçları, hissettikleri ve muhtemel niyetleri nelerdir?

2- İnsanlara saygı gösterin, onları onaylayın ve değer verin. Böyle yaptığınız takdirde çoğunun size saygıyla karşılık verdiğini göreceksiniz. İnsanları aşağılamak size hiçbir şey kazandırmaz.

3- Dikkatle, saygıyla ve öğrenme isteğiyle dinleyin.

4- Bir kişinin söylediği söze cevap vermeden önce bir an için durup bekleyin. Bu, kelimeleri yerli yerinde seçebilmeniz için size ekstra zaman sağlar.

5- Tartışmanın, bir kişinin fikrini değiştirmek için en etkisiz yollardan biri olduğunu unutmayın; kazanmak için her zaman mücadele etmek zorunda değilsiniz.

6- Başkalarının fikirlerine katılmadığınız zaman, ilk önce onların da istedikleri gibi düşünmeye hakları olduğunu kabul edin, daha sonra saygılı bir biçimde kendi fikirlerinizi sunun.

7- İnsanları bir konuda ikna etmek istiyorsanız, karşılaştırmalardan ziyade soru sorma yöntemini uygulayın.

8- Toksik insanlarla çatışmaktan uzak durun; onlarla birlikteyken sadece işinizi yapın.

9- “Kedileri ve köpekleri” konuşmanızın dışında tutun; dogmatik ve sınıflandırıcı demeçleri en aza indirin.

10- Daima pozitif yönleri vurgulayın; size en çok fayda sağlayarak geri dönecek olanlar bunlardır.



Başarıyı anlamak mı zor, anlatmak mı?

İkisi de birbirinden zor bence. Başarının bilinmez sırları varmış gibi araştırır, not alır, takip eder dururuz. Bir de bunu nasıl yaptığımızı, ne yaptığımızı anlatmak, sunmak, satmak için çırpınır dururuz. Aslında her ikisinin de belirli parametreleri, prosedürleri yoktur. Kişiye, zamana, zemine, şartlara v.s. bir çok değişkene bağlı olarak ortaya çıkan sonuçlar vardır o kadar. Unu elersiniz, kepeğinde ne çıkarsa “o” dur, eskilerin deyimi ile.
» yazının devamı



Korkularınızı paylaşın ama zayıflıklarınızı yansıtmadan!

iStock_000009899913XSmallHer insan korkularını, endişelerini, hüzünlerini, isteklerini, çaresizliklerini, içsel karmaşasını az ya da çok paylaşmak ister. Nasihat ister, teselli ister, yardım ister, yol yöntem keşfetmek ister. Bunlar çok normal şeylerdir. Ama bir de bu durumunu kendi zayıflığı, plansızlığı, tembelliği, vizyonsuzluğu, kendine güvensizliği, basiretsizliği, hırs çukurundaki saldırganlığı ile çevresine yansıtan tipler vardır. Ve tabi ki konuşma tarzı da, vücut dili de, bakışları da irrite edicidir. Böyle bir insanı kim dinler, kim yardım eder, ya da böyle bir insana ne kadar sabredilebilir sizce?
» yazının devamı





Marka Sizsiniz “ATÖLYE” çalışmaları başlıyor …

Bir süredir eğitim, danışmanlık, koçluk gibi hizmetlerle ilgili bana “bu hizmetleri veriyor musunuz” soruları geliyordu. Fakat bildiğiniz gibi Marka Sizsiniz bir danışmanlık firması değil. Ama o yolda ilerliyor sanki. Hatta ufaktan danışmanlık hizmetlerine başlamış oldum zamanım ve bilgim elverdiği sürece. Tabi ki Marka Sizsiniz konsepti çerçevesinde. Seminer ya da eğitim gibi tek taraflı iletişim yerine ( genelde öyle oluyor ) “atölye” çalışması adı altında, kişisel markalaşma sürecini daha detaylı aktarabilmek için “workshop” tarzı aktiviteler düzenlemeye karar verdim. Ve aşağıdaki süreç diyagramını baz alarak katılımcılara konuları bu çerçevede aktaracağım. Ayda iki kez, üçer saatlik seanslar şeklinde olmasını düşünüyorum. Yer olarak da katılımcı sayısına bağlı olarak uygun bir mekan ile anlaşma yapacağım. Sponsor olmak isteyen varsa hayır demem :)
» yazının devamı



Kişiler ne zaman markalaşır, KOBİ’ler de ancak o zaman markalaşır.

Bir şirketi kim yönetir? İnsanlar. İnsanları ne, kim yönetir? Kişiliği, karakteri, zihni, kalbi, düşünce dünyası, tecrübeleri, eğitimi, vizyonu, cesareti, hedefleri v.s. Şirketler, ürünler nasıl markalaşır? Tabi ki bizim gibi “insan” denilen “gelişme ve gerileme” potansiyeli en yüksek varlıkların stratejileri ile. Peki KOBİ’ler hep neden şikayetçi olur? Vergilerden, enflasyondan, hammadde fiyatlarından v.s. Şimdi burada duralım ve bir kısır döngüyü dile getirelim.
» yazının devamı